Emeğin Sanatı Forum Ana Sayfa Emeğin Sanatı
BİZİM SANATIMIZ, TOPLUMSAL KAVGAMIZIN BİR PARÇASIDIR.
 
 SSSSSS   AramaArama   Üye ListesiÜye Listesi   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   KayıtKayıt 
 ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapınÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapın   GirişGiriş 

Baldaki Tuz/Yaşar Kemal
Sayfaya git 1, 2  Sonraki
 
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    Emeğin Sanatı Forum Ana Sayfa -> E-Kitaplar
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
Ads






Tarih: Çrş Eyl 03, 2014 2:37 am    Mesaj konusu: Ads

Başa dön
azchamur
Forum Yöneticisi
Forum Yöneticisi


Kayıt: 19 Arl 2009
Mesajlar: 1279

MesajTarih: Cmt Oca 30, 2010 12:33 am    Mesaj konusu: Baldaki Tuz/Yaşar Kemal Alıntıyla Cevap Gönder

Yaşar Kemal BALDAKİ TUZ


Yaşar Kemal 1923'te Osmaniye'nin Hemite (bugün Gökçedam) köyünde doğdu. Komşu Burhanlı köyünde başladığı ilköğrenimini Kadirli'de tamamladı. Adana'da ortaokula devam ederken bir yandan da çırçır fabrikalarında çalıştı. Ortaokulu son sınıf öğrencisiyken terk ettikten sonra ırgat kâtipliği, ırgatbaşılık, öğretmen vekilliği, kütüphane memurluğu, traktör sürücülüğü, çeltik tarlalarında kontrolörlük yaptı. 194O'lı yılların başlarında Pertev Naili Boratav, Abidin Dino ve Arif Dino gibi sol eğilimli sanatçı ve yazarlarla ilişki kurdu, 17 yaşındayken siyasi nedenlerle ilk tutukluluk deneyimini yaşadı. 1943'te bir folklor derlemesi olan ilk kitabı Ağıtlafı yayımladı. Askerliğini yaptıktan sonra 1946'da gittiği İstanbul'da Fransızlara ait Havagazı Şirketi'nde gaz kontrol memuru olarak çalıştı. 1948'de Kadirli'ye döndü, bir süre yine çeltik tarlalarında kontrolörlük, daha sonra arzuhalcilik yaptı. 1950'de komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla tutuklandı, Kozan cezaevinde yattı. 1951'de salıverildikten sonra İstanbul'a gitti, 1951 - 63 arasında Cumhuriyet gazetesinde fıkra ve röportaj yazarı olarak çalıştı. Bti arada 1952'de ilk öykü kitabı Sarı Sıcak'ı, 1955'te kendisine büyük bir ün kazandıran ilk romanı İnce Memed'i yayımladı. 1962'de girdiği Türkiye İşçi Par-tisi'nde genel yönetim kurulu üyeliği, merkez yürütme kurulu üyeliği görevlerinde bulundu. Yazıları ve siyasi etkinlikleri dolayısıyla birçok kez kovuşturmaya uğradı, 1967'de haftalık siyasi dergi Ant'm kurucuları arasında yer aldı. 1973'te Türkiye Yazarlar Sendikası'mn kuruluşuna katıldı ve 1974 - 75 arasında ilk genel başkanlığını üstlendi. 1988'de kurulan PEN Yazarlar Derne-ği'nin ilk başkam oldu. 1995'te Der Spiegel'de yayımlanan bir yazısı nedeniyle İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde yargılandı, aklandı. Aynı yıl Index on Censorship'te yayımlanan "Türkiye'nin Üstündeki Karabulut" başlıklı yazısı dolayısıyla 1 yıl 8 ay hapis cezasına mahkûm edildi, cezası ertelendi. Şaşırtıcı imgelemi, insan ruhunun derinliklerine nüfuz eden kavrayışı, anlatımının şiirselliğiyle yalnızca Türk romanının değil dünya edebiyatının da önde gelen isimlerinden biri olan Yaşar Kemal 1973'ten bu yana Nobel Edebiyat Ödülü adayıdır. Yapıtları kırka yakın dile çevrilen Yaşar Kemal, Türkiye'de aldığı çok sayıda ödülün yanı sıra yurtdışında aralannda Uluslararası Cino del Duca Ödülü (1982), Legion d'Honneur nişanı Commandeur payesi (1984), Fransız Kültür Bakanlığı Commandeur des Arts et des Lettres Nişanı (1993), Premi Internacional Catalunya (1996), Alman Kitapçılar Birliği Frankfurt Kitap Fuarı Barış Odülü'nün (1997) de bulunduğu 19 ödüle değer görüldü.

YAŞAR KEMAL
BALDAKİ TUZ

YAZILAR - KONUŞMALAR

İÇİNDEKİLER
"Baldaki Tuz" Üzerine • 11 Deveye Demişler ki... • 15

Anka Kuşu »18

Sanatçının Değeri • 21

Türküler • 24

Kültür • 17

Halk ve Sanat • 29

Umutsuzluk • 33

İlkAklaGelen»36

Her İşin Başı • 38

Kötü Sanatçılar • 40

Zorluk Üstüne • 44

Eleştirme Üstüne • 47

Tembellik Üstüne • 51

Curnallama • 54

Çizgi • 57

Gene Gereksiz Yasaklar Üstüne • 60

Yönlerimiz • 63

Film Sansürü Üstüne • 66

Haksızlık • 69

Politika • 72

Yasaklar • 75

Kuşku Çağları • 79

Güme Giden • 83

Yiğit Yazarlar Çağı • 88

Çamurcular, Çamur Atar Boyuna • 91

Ne İstiyorlar? • 96

Kaymakam Gitti »100

Ufak İş Deme • 104

Çıplaklar, Ağalar ve Kadirli Kaymakamı Üstüne Bir Mektup «108

Ağalar • 114

Kasaba Politikacıları • 123

Karakolda Ayna Var — Ankarada Ayna Var «130

Demokrasicilik Değil, Demokrasi... • 133

Yergi • 137

Demokrasi Korkusu • 142

Kültür Sömürücülüğü »146

Halka İnanmak »153

Folklor Üzerine • 156

Milliyetçilik ve Sosyalizm «159

Amerikan Yazarlarına Açık Mektup

Amerikayı Kurtarınız »164

Köpeksiz Köy »169 Öğretmenler, Kardeşlerim... »172

Ezeli Polis Oyunları • 176

Sömürgecilik, Milliyetçilik ve Din »179

Doludizgin »184

24 Saat «186

Halka Rağmen Halk İçin mi? «189

Curnalcılık Üstüne »192

Milliyetçilik • 195

Yoğurt • 198

Korku • 201

Zorbaların Gücü • 204

Vietnam Arenası • 208

Zencilerin Kavgası • 211

Sandıklı Demokrasi • 214

Aslını Yitirenler «217

Yağmurdan Kaçanlar • 221

Kanlı İktidarın Ortakları • 224

Bırakın Çürüsünler • 228

Gemilerin Gölgesi • 232

Terör Kanunları Çıkarmak Kolay • 235

Halka Güvenmek • 238

Halk ve Gençlik • 241

Camiler Kışla Oldu • 244

Halk, Sanat, Politika • 247

Kapitalizmin Zirve Toplantısı • 252

Bulunmaz Fırsat • 255

Bağımsızlık • 259

Sanatla Yaşam Politikayla Yaşam • 263

Emekçinin Eli • 266

Sanat ve Ödemek • 269
Özürlerimle... • 273

Türkiye Kendini Savunur • 276

Dünyayı Önemsemek • 279

Aaaaah Amerika, Vaaaaaaaah Amerika • 284

Korku • 289

Kıyım Kıyım Üstüne • 294

Meydan Okuma • 299 .

İşkence ve İnsanın İnsanı Aşağılaması • 305

Hapisanelerimiz • 310

Sanatçı, Doğa, Yaşam »315

KİMLİKLER

Bir Büyük Adam, Tonguç Baba • 321

Lumumba • 324

Bir Folklorcu • 327

İşsizlik Acısı ve Kamber • 329

Çok Gülen Çok Ağlar • 333

O İnsanlar ki, Mutludurlar • 339

Çolak Mustafa • 342

Anadolu Çocuğu • 346

insanlığın Kahramanı Glezosun Elinde Üç Ak Karanfil • 355

Gagarine Ağıt • 359

Çağların En Büyük Şairi Nâzım Hikmet • 362

Nâzım Hikmet ve Halk • 365

Kerem Usta • 368

Bekar Ali • 372

Ruhi Su ve Seferberlik Türküleri - Kuvayı Milliye Destanı Cevat Fehmi Başkut İçin • 383

Cömertlik Üstüne • 389

Baldaki Tuz • 393

Balıkçı, Edebiyatımıza Sağlıklı, Güzel, Yaratıcı Doğayı Getirdi • 397

Yedi Yürekle Giden • 399

Kaç Çeşit Yeşil Var? • 403

KONUŞMA

Edebiyat ve Politika • 409

Kaynakça • 423

[/b]'Baldaki Tuz" Üzerine[/b]

"17-18 yaşlarımda bende sol düşünce belirmeye başlamıştı. Sanatım onunla tay gitti, yani paralel. Ben iki şeye inanırım, iki şeyin sonsuz gücüne, sonsuz yaratıcılığına, sonsuz değişimine: Halk ve doğa. Sanatımı halkımla birlikte, onun büyük yaratıcılığı ile birlik olarak, onun için yaparım. Politikam da sanatımdan ayrılmaz... Halkın mutluluğunun önüne kim geçiyorsa ben sanatımla ve bütün hayatımla onun karşısındayım."
Yaşar Kemal


Yaşar Kemal, sanatı, politikayı, halkını, sosyalizmi, kalemini ve kendi benliğini bir potada eritmiş adamdır. Yaşar Kemal denince akla bunların hepsi birlikte gelir. Ve onun bütün bu konulardaki düşüncelerini içeren ürünleri, iç59'dan bu yana, on beş yıl boyunca yayımlanmış 'yazılarıdır. Bunlar toplu olarak gözden geçirilince görülür ki, en güncel, bugün okunup yarın unutulacak ölçüde güncel konulara değinenlerinde bile en genel, en temel doğrular, gerçekler yer almada. Sürekli bir iyiye, güzele, doğruya yöneliş, misyon yükleniş, eskimeyen, eksilmeyen öncülük sezilmede.

Bir konu üzerinde özellikle duruyorsa Yaşar Kemal, sık sık aynı konuya değinmekten kaçınmıyorsa, bilmeliyiz ki, bütün dikkatleri bu konuya çekmek istemektedir; gerçekten 'hayati' önemi olan bir konuyla karşı karşıyayız. Önce "amma da durdu bu konu üzerinde, kör değneğini beller gibi bunu bellemiş" diye düşünsek, küçümseyip geçsek bile, bir süre sonra olayların akışı ister istemez o konuya yöneltecektirherkesi. Elinizdeki kitap bunun tanığı. Yaşar Kemal'in jurnalcilik üzerine bir yığın yazısı var. îlki ta 1960'ta yazılmış. Ancak, on üç yıl sonra, 1973'te bile, bugün yazılmışçasına eskimez kalmışlığını kavrıyoruz.

Konularını seçerken "tekrara" olan Yaşar Kemal, kalemini kullanırken de kimi tekrarlara başvurur. Ama bunu bilinçle, İratta bir yazı ustalığı olarak yapar: Anlatacaklarını pekiştirmek, berkitmek, zihinlere perçinlemek istemektedir. Ya da öyle bir etki, öyle bir izlenim, imge yaratır ki, unutmak isteseniz bile unutamazsınız o konuyu, silemezsiniz o imgeyi. Bu, konuyla özdeşleşmesidir onun, konunun yaşayışında yer tutmasıdır. Ama hiçbir tepeden bakışa, kolay, kuru öğütçülüğe rastlamazsınız. Ne en karşıtlarının, can düşmanlarının bile kabul etmek zorunda kaldıkları büyük romancı olma niteliğinin, sanatçı kişiliğinin, ününün ardına sığınarak yazmaktadır, ne büyük yazar ukalalığına bürünerek, ne de popülizm yaparak. İnandığı, güvendiği halktan biri olarak, bir halk adamı olarak yazar. Ve bilinçlemek, bilinç birikimini gerçekleştirmek "misyon'unu unutmaz hiçbir zaman.

Bu kitabın hazırlanışına, hazırlayanın yazı "seçme" sorumluluğuna gelince... Asıl güçlük, Yaşar Kemal'in yayımlanmış 400 kadar yazısından 100 tanesini seçmedeydi. Aynı konuyu değişik açılardan yansıtan yazılardan birini seçmekle, aynı konuda bir tek yazısını almakla mı yetinmeliydik? Öte yandan hangi konuyu alıp Jıangisini kitap dışı bırakmalıydık? Bu bile başlı başına bir sorun, bir sorumluluktu. Çünkü, yukarıda da belirtildiği gibi, en güncel konulara değinen yazılarında bile en temel, en genel doğrular yer alıyor... Kısacası, her "seçici"nin başvurmak zorunda kaldığı: "kişisel beğeni" başlıca ölçü oldu bu seçmede.
Yaşar Kemal gibi bir değeri, gazete, dergi sayfalarından kitaba aktarmadaki kolay, ama gurur verici görevin mutluluğuyla.
Alpay Kabacalı 1973


Kimi yaya kimi atlı
Kimi uçar çift kanatlı
Dünya şirin baldan tatlı
Eyvah balı tuza katmış
Âşık Veysel


Deveye Demişler ki...
Bir bozuk düzen içindeyiz. Hepimiz yakınıyoruz. Hangi, aklı azıcık bir şeye erenle konuşsan, bir dert kumkuması. Vah memleketin hali, ah memleketin hali. Bu gidiş ne olacak sorusunu biribirine sormayan yok. Ama hiçbir kimse, bu yakınanlar, ah vah edenlerden hiç kimse de durumumuzu düzeltmek için parmağını kımıldatmıyor. Lafın kolayındayız. Uyuşmuşuz. Hiçbir iş karşısında sorum kabul etmiyoruz. Bin dereden su getirip herkes kendisini temize çıkarıyor. Hakları var yok, o başka iş. Ama memlekette hangi dalı tutsan eline geliyor. Var olan bu.
Herkes umudunu kesmiş gibi. Biribirine kimsenin güveni yok.
Bütün umutsuzlukların, ahü vahlann üstünde gene de bir şeyler, bazı yönlerde bir şeyler yapmak zorundayız. Parmağımızı kımıldatmak zorundayız. Uyanmak, bazı meselelerimizin üstüne dostça eğilmek zorundayız. Öyle meselelerimiz var ki, onları savsaklamak bize çoğa malolacak. Bir ölüm dirim işi. Var olmak, ya da olmamak.
Geçen günkü Cumhuriyette, bir yazı çıktı. Yalnız bizim değil, bütün dünyanın üstünde duracağı, önemle benimseyeceği bir meseleyi gözümüzün önüne seriyor. Yazıyı Fransız Ziraat Enstitüsünden Profesör J. Kelling yazıyor. Yazının adı, "Göçebeler ve Köylüler".
Yazı, toprağa bağlı olanlarla toprağa bağlı olmayanların durumlarını inceliyor.

"Yalnız iki esas nokta var," diyor. "Göçebe, muvakkaten üzerinde yaşadığı toprağı sömürür, o gittikten sonra varsın bu toprak çöl olsun, aldırmaz."

Köklüler için de başka bir sonuca varıyor:
"Köklü, üzerinde yaşadığı, tıpkı kendinden evvelki ceddi gibi kendinden sonra da ahfadının üzerinde yaşayacağı toprağı besler," diyor.
Bunu yüzyıllar oranında söylüyor.
Bu ayrımı göz önünde tutacak olursak, biz bu topraklarda hiçbir zaman yerli, yani köklü olmadık. Böyle söylemek belki de büyük bir iddiadır. Ama gerçek de budur. Biz topraklarımızı yok etmek için elden geleni ardımıza komamışız.

Orta Anadolu, biliyoruz ki, böyle çöl değildi. Orman kalıntıları daha var Orta Anadoluda. Bunu bilginler söylüyor. İnanmayan bizim Ormancılık Fakültesine soruversin. Doğu Anadolu da böyle çöl değildi. İnanmayanlar Van Gölü yakınındaki, güneyindeki ormanları gitsin görsün. Ya da bilenden sorsun. Ben 1951 yılında bu ormanı gördüm. Aradan sekiz yıl geçti. Sekiz yılda bu orman belki de bitmiştir. O zaman ben yalancı çıkarım.

Göçebe olmayanlar, kendilerinden sonra gelenlere bakılmış topraklar bırakırlar. Biz hiçbir zaman bakmamışız toprağa, bakmıyoruz da. Toprak yene yene, kemrile kemril., ...ap gide gide bitmiş. Yurdumuzun topraklarından dörtte üçü, bire beşten fazla vermiyor. Verimini artırmak için de bu toprağın, hiçbir şey yap mıyoruz. Tam aksini yapıyoruz. Köylüsü, aydını el ele vermişiz, kemiriyoruz, öldürüyoruz topraklarımızı. Bu gidişle elimizde bire bir, bire iki verim veren topraktan başkası kalmayacak.

Yirminci yüzyılda, şu modern" dünyanın başını alıp Ay'a gittiği günlerdeyiz. Eller, toprağına gözü gibi bakıyor. Toprağı nasıl toprak eder de, verimini nasıl artırırız diye çaba içindeler. Toprak bilimi en ileri bilimlerden biri olmuş. Ziraat Fakültesi kurmuşlar. Bilim adamları harıl harıl çalışıyorlar. Bizde de var bunlardan. Bizim ektiğimiz biçtiğimiz toprağa hiç karıştığımız var mı? İyi yönden diyorum. Kötülüğüne gelince, elimizden gelmeyenleri bile yapıyoruz. En ileri ziraatçiliğimizin olduğu bölgelerimizde toprak gübre yüzü, yağmurdan başka su yüzü görüyor mu? Bilimin karıştığı var mı işimize?

Ormansız toprak olmaz. Birkaç dikili ağacımız kalmış, onu da bitirmek, tüketmek için büyük çabamızı görmüyor musunuz? El ele verip, milletçek birleştiğimiz tek şey ormanlarımızı bir an önce yok etmek çabası değil mi?
Köylü toprağından kopuyor, şehirleri gecekonduyla dolduruyor. İnsanlar böyledir. Bütün dünyada da böyle olmuştur, diyebiliriz. İnsanlar daha iyi bir yaşayışa geçmek için yerlerini terk ederler, bunun önüne geçilemez de diyebiliriz. Köylerden gelenler işçi olurlar, endüstriyi beslerler de diyebiliriz. Bizimkiler ölmüş, çoluklarmı çocuklarını yaşatamaz topraktan kaçıyorlar. Arkanda toprak olmayınca ne kadar büyük endüstri kurarsan kur, onu sürdüremezsin. Biliyoruz ki, bizde endüstri de yok. Bu gidişle, gidiş bunu apaçık gösteriyor, topraklarımızın üstünde aç, sefil, ekmeğe, bir dilim kuru ekmeğe muhtaç sürüneceğiz.

Bu memleket halkını göçebe olmaktan kurtaralım. Daha o kadar elimizden çıkmış değil topraklarımız. Bizi besleyecek birkaç verimli yerimiz daha var.

Bu söylediklerimi okuyup da yalan, yanlış diyecek bir tek kişi var mı? Öyleyse ne duruyoruz? Gene biribirimizin gözünün içine bakarak sızlanacak mıyız? "Yaa, doğru ama... Efendim çok doğru... Ama ne çare ki... Olmaz ki... Bunun önüne geçmek gerektir... Vatan topraklan... Vaah vah," mı diyeceğiz?
Vaaah ormanlarımız, vaah...
25.10.1959


Anka Kuşu

Epeydir bir hürriyet savaşındayız. Ama bir türlü o efsunkar ahuya kavuşamadık. Bu gidişle kavuşacağa da benzemeyiz. Çünkü efendim, çalıyı başından sürüyoruz. Çalıyı baştan sürü-mesek bile meseleye yandan yönden yanaşıyoruz. Tam özünden gitmek, dosdoğru gitmek işimize gelmiyor. Yüz yıllık hürriyet savaşında canlarını verecek kadar hürriyet aşığı insanlar da çıktı tek tük. Ama bu güzel insanların da, işin temeline gidemediklerinden, emecikleri boşa gitti.
Şu gerçek hepimizin kafasına dank desin ki, hürriyet bir anka kuşu değildir. Hürriyetler birtakım şartların bir araya getirilmesiyle ortaya çıkarılır. Yoksa çocuklar gibi ortaya çıkarak, ben hürriyet isterim, isterim de isterim, diyerek hürriyetler elde edilemez. Her şeyi biliriz de, işte bilmediğimiz tek şey budur! Hiçbir şeyden korkmayız da, hürriyetleri doğuracak şartları bir araya getirmekten korkarız! Çünkü hürriyetleri besleyecek şartlar birtakım aydınların, hürriyet savaşı yapmakta olan çok kişilerin zararmadır. Bizim iki yüz yıldır Batılılaşma çabamız nasıl modada kalmışsa, hürriyetler savaşımız da bu yüzden modada kalmıştır. Bakın Batı ilerlemiş, nasıl ilerlemiş, hürriyetlerle, falanla filanla... Ha, bu falan filanı biz de memleketimize alalım. Bu almamız, Batıdan kumaş almak çeşidinde olmuş.

Seçim dedikoduları var. Yakında, diyorlar, seçime gidiliyor. Ortada bir iktidar partisi var. Bu parti en büyük hürriyet vaadiyle, vaatleriyle iktidara gelmiş bir partidir. Size hürriyeti getireceğiz, dediler, halk da inandı. İnanmasa ne yapacaktı ki, başka çaresi yoktu. Oyunu verdi. Ama bu partinin hürriyetleri gerçekleştirmek için hiçbir temel şartı yoktu. Anka kuşu gibi vaat ettiği hürriyet, iktidara gelince anka kuşu oldu. Koydunsa bul.

Şimdi muhalefetteki CHP istiyor hürriyeti. Hem de bir hürriyet dövüşü yapıyor ki, aman Allah! Avurundan zavurun-dan yanına yaklaşılmıyor. Gerçekten de milletten bu savaşında destek görüyor. Ama bunların da hürriyet istekleri bir temele dayanmıyor. O da anka kuşu. Bunlar da iktidarı aldıklarında, Demokratlar gibi hareket etmeyecekler mi? Sözden başka teminatları var mı? Yoksa biz Demokratlardan yiğidiz, biz sözümüzde dururuz mu diyecekler? Ama halk bunlara da Demokratlara inandığı gibi inanacak mı? Ha, onlara ben de şunu soruyorum, kendileri böyle çırılçıplak bir hürriyetin geleceğine inanıyorlar mı? Havaya çivi çaktıklarının farkında değiller mi? Belki de farkındalar! Belki de seçime gitmeden birkaç ay önce hürriyet şartlarını sağlayacak programlarını millete ilan edecekler, diyecekler ki, sütten ağzı yanan, yoğurdu üfler içer, yapacaklarımızı bir plana bağlayıp millete ilan edelim ki, bizimle iyice birlik olsun.

Programlarında, soyut hürriyet arzusundan başka, soyut hakim teminatından başka, üniversite muhtariyetinden başka, halka şunu şunu vereceğiz, diyecekler.

CHP'nin yaptığı Toprak Reformu Kanununu daha da geliştirip tatbik edeceğiz. Bu kanunla Türk halkı ağaların, beylerin ellerinden kurtulup bağımsızlığına kavuşacaktır.

Memleketi sanayileştireceğiz. Biz ziraat memleketiyiz ama, kendi öz sanayii olmayan memleket ziraat memleketi de olamaz. Sanayi ile ziraat, etle tırnak gibi biribirine bağlıdır. Sanayii olmayan ziraat memleketleri ilkelliğin koynunda kahrolmaya mahkumdur. Onu hiçbir dışarı yardımı bu mahkumiyetten kurtaramaz.

Ormansızlık yüzünden topraklarımız elden gidiyor. Onu kurtarmak için tek çare, içindeki köylüyü başka yerlere iskan etmektir. Yoksa Türkiye çöldür.
Bütün bunlarla birlikte eğitim davası da ele alınacak. Çok geri kaldık. Bir eğitim seferberliğine girişilecek, Köy Enstitüleri yeniden açılacaktır.

Halkın sağlığına hiç önem verilmemiş. O da bir programa bağlanacaktır.
Anayasada değişiklik yapılacaktır. Çift Meclis usulü gerçekleştirilecektir. Nispi seçim usulü konacaktır.

Bu seçimdeki Meclis, eğer Halk Partisi kazanacak olursa, 1957'de vaat edildiği gibi Kurucu Meclis olacak, altı ay sonra yeni bir seçime gidilecektir.
Liberalizm geri kalmış memleketlere göre değil, sömürgecilerin sistemidir. Biz ilkinkinden daha düzenli, daha ileri bir devletçiliğe gideceğiz.

İç ve dış politikamızı sağlamca düzenleyeceğiz.
Evet, seçimden önce CHP belki bunları, programı olarak millete ilan edecektir. Biz de bütün bunlar yerine getirildikten sonra yurdumuza hürriyetin geleceğine inanacağız.
Bu şartlar yerine getirilmedikten sonra, hürriyet gökten zembille inmeyecek, hürriyet anka kuşu olmakta devam edecektir.
6.12.1959


Sanatçının Değeri

Bazı arkadaşlar yakınıyorlar. Diyorlar ki, bugünkü toplum bize önem vermiyor. Biz sanat yapıyoruz ya, anlayan dinleyen yok. Biz kırk kişi biribirimizle gelin güvey oluyoruz. Büyük kitlelere ulaşamıyoruz. Onların da bize baktığı, aldırdığı yok. Üstelik de toplumda hor görülür bir halimiz var. Bütün bunlar doğru.

Şöyle bir dönüp de ardımıza, tarihe bakacak olursak, çoğunluk, sanatçılar toplumdaki hakim zümrelerle yakından ilgililer. Onların yanındalar. Onlar da sanatçıya toplumdaki gereken değerini verirler. O günkü toplumlardaki hakim kişilere karşı koymuş, başka yönlere gitmiş sanatçılar yok mu? Elbette var. Sanatın namusu onların yüzü suyu hürmetine duruyor. Başlarına gelen belanın da hesabı yok.
Bence güzel bir örnek var. Dadaloğlu örneği. Dadaloğlu, güneyde bir aşirettendir. Bu aşiret padişaha isyan eder. Padişah Allahm gölgesi, büyük güçtür. Aşiret isyan edince, dili, isyanın övücüsü Dadaloğlu olur.
O kutsal padişaha veryansın eder:

Aşağıdan iskan evi geliyor
Kötüler de koç yiğide gülüyor
Malım mülküm seyfi gözlüm kalıyor
Kahpe Osmanlılar size aman mı?
Der.

Daha da hışımlanır.
Hakkımızda devlet etmiş fermanı Ferman padişahın dağlar bizimdir
Bütün bunları, bu hısımı Dadaloğlunun diliyle aşiret söyler. Sırtını, içinde bulunduğu aşirete dayamış Dadaloğlu söyler. Pir Sultan da öyle. Öteki bütün karşı koymuş şairler de öyledir.

Yoksa kendi başına, tek başına, içinden kopup gelen karşı koymayla Dadaloğlu padişaha karşı gelemez, yukarıdaki sözleri edemezdi.
Dadaloğlunun aşirette yeri büyüktü. Kozanoğlundan, öteki beylerden sonra Dadalın sözü edilirdi aşirette.

Devrimize gelince, hele bizim toplumumuz gibi toplumlara gelince, iş değişiyor. Bu toplumlar daha düzenini bulmuş toplumlar değillerdir. Hiçbir şey asıl değerini bulmuş değildir. Yani değerleri değişme halindedir.
Bu toplumlar, hiçbir şeye doğru dürüst değer vermediği gibi, sanatçıya da asıl değerini verip, yerine koyamaz. Bunu böylece bilmek, yerinmemek, kırılmamak gerek.

Bizdeki aydınlar dediğimiz toplulukta değerler gelişip yerini bulmamışsa, sanatçı hor görülüyorsa, gereken saygıyı görmüyorsa, ne yapmalı, oturup ağlamalı mı? Bir düşünce geliyor akla, halka yönelmeli, diye. Halkın da çoğu, bilmem ne kadar yüzdesi, okuryazar değil. Bir sanat eğitimi yok. Büyük değiş--meler yüzünden o halk ki, yüzyıllardan beri getirdiği sanat geleneğini bile yitirmiştir. Sana mı bakacak?

Kaldık mı ortada dımdızlak, sipsivri? Kendi kendimize, kırk kişimizle bir arada kaldık mı?

Durulmuş toplumlarda bile sanatçı artık yerini bulmuş, ne yapacağını, nasıl karşı koyacağını öğrenmiş kişidir. Müstakil bir kişiliktedir. Söyleyeceği sözü, toplumun kötülüklerine karşı koyma gücü vardır. Yani çok namuslu bir kişidir.

Devrimizin sanatçılarını, bundan önceki sanat geleneğinden ayırmamız gerekir. O namuslu sanatçıdan, küçülmeyen-lerden söz ediyorum. Doğrunun, güzelin, iyinin yanındadır. Yalnız kalsa da, yukarıdaki sözlerime aykırı gibi gözükse de, değildir, sanatçı en geri toplumda bile yalnız kalmaz, kendisini destekleyecek düşünce arkadaşları bulur, hak bildiği yolda gider.

Bugün sanatçının penceresi yalnız kendi sokağına açılmıyor. Bir dünya düşüncesinde. Şimdi sırtını dayadığı yer de burası. Kendi toplumunda hor görülse bile, sanatın hor görülmediğini biliyor. Değerini yerine koyuyor.
Denebilir ki, hiçbir yerden ilgi görmeyen sanatçı işini görebilir mi? Toplum ne kadar bozulmuş olursa olsun, kendisini besleyecek kadar da olmasa, sanatçı azıcık ilgi görür. Ya da gördüğünü sanır. Ama çoklarınca da hor görülür. Saygı görmez.

Kendisine yaranmayan sanatçıyı hor görmek de bir kısımlarının ödevi.
Öyleyse sanatçı, bütün bunları bilerek, sanatının büyük ateşinde, dünyanın yanı başında, öteki arkadaşlarıyla birlikte, hak bildiği yolda...
7.2.1960

_________________
HER KAVGA BiR ŞAİR, HER ŞAİR BİR KAVGA BESLER!
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder
azchamur
Forum Yöneticisi
Forum Yöneticisi


Kayıt: 19 Arl 2009
Mesajlar: 1279

MesajTarih: Cmt Oca 30, 2010 12:39 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

Türküler

İsadan çok önce yaşamış Anadolulu bir Yunan filozofunun güzel bir sözü var. Diyor ki, "Bir milletin türkülerini yapanlar, kanunlarını yapanlardan daha güçlüdür."

Türküler yalnız ve yalnız onlara şiddetle vuran, altüst eden olaylar üstüne çıkarılır. Bir harp olur, seferberlik gibi, yani Birinci Dünya Savaşı gibi. Binlerce genç Sarıkamışın karında donar kalır. Bir evden Sarıkamışa beş kardeş gider, beşi de gelmez.

Seferberlikte asker kırılır, kırılır, artık çocukları, on altı doğumluları almaya başlarlar. Bunlar küçücük çocuklar, asker olacak çağda değiller. Bu çocuk kurasına halk, "Vay anam!" kurası der. Ve en belalı, ağlatıcı türküsünü de onlar üstüne çıkarır. Harbi, Sarıkamışı yerin dibine batırır çıkarır.

Sarıkamış, altın bulak
Soğanlıyı biz ne bilek
Bizim uşak böyle gezer
Ağlı zıbın, kara yelek

Battın Afşar kazaları
İbrişimin kozaları
Sankamışta kırıldı .. .
Gonca gülün tazeleri

Yüzbaşılar yüzbaşılar Tabur taburu karşılar Yağmur yağıp gün değince Yatan şehitler ışılar

Yunanlı hemşerimiz ne kadar haklı. Her şey biter, eskir, kanunlar iptal edilir. Çok şey unutulur. Tarih bile unutur. Ama türküler unutulmaz. Yukarıdaki ağıdı ben, Osmaniyenin Hemi-te köyünde on yaşında, saçı kırk örgülü bir Türkmen kızından almıştım. Vay Anam Kurasının macerası onu yüreğinden vurmuş, yıllar sonra bile ağlıyordu.

Eğer bir insan, eğer bir çağ, eğer bir olay seviliyorsa, sevil-mişse, sevdası türkülerdedir. Atatürk öldüğü zaman onun üstüne Anadolu kadınları tarafından hesapsız ağıtlar yakıldı. Atatürkün sağlığında onun üstüne çıkan türkünün de hesabı yoktu.

Hele Kurtuluş Savaşımız üstüne... Dövüşen Antep yiğitleri savaşa şöyle gidiyordu. Türkülerin"yalımında gidiyorlardı.

Sürerim sürerim gitmez gadana Gavurun kurşunu geçmez adama Benden selam söyle garip anama Oğlum gelir diye yola bakmasın
Dövüşü kutsaldı. Ve bu türkü can kadar yücedir.

Bir Alman şairi diyor ki, "En güzel şiir olaylardan çıkan, olayların yarattığı şiirdir." Olayların gücünü yukarıya aldığım parçalarda görüyorsunuz.
Ben bu türkü çıkaranları gördüm. Oğulları, kızları gitmiş analardı. Kocalarından ayrılmış kadınlardı. Olayın tüm acısını, ağısını yüreklerinde duymuşlardı.

Atatürk üstüne, Kurtuluş Savaşı üstüne çıkan türküler de çoğu zaman çiğnenmiş yurt parçalarından çıkıyordu.

Karalı yağlık karası Adana Kozan arası Ben öpmeye kıyamazdım Ak göğsü süngü yarası

Bu türküler olmasa Kozanoğlunu kim bilirdi? Türküler olmasa Pir Sultan olayını kim duyardı? Atatürkün büyüklüğü kuşaklar boyunca, yaptıkları kadar da, belki onlardan daha çok da, onun üstüne çıkmış türkülerde yaşayacaktır.

Kanunları, seçkin kafalar, gelenekler, görenekler yapar. Ama türküleri halkın hepsi, hep birden yapar. Tutulmayan türkü, tasvip edilmeyen türkü bir gün iki gün ortalıkta gezer, sonra gümler gider. İşte efendim, ol sebepten türküleri yapanlar, kanunları yapanlardan daha güçlüdür.
Anavarza at oynağı Kana belenmiş gömleği Kıyman aşiretler kıyman Kör karının bir değneği
22.5.1960


Kültür

Bizim, aydın olarak suçumuz var, büyük suçumuz. Biz topal eşekliyiz, çağımızın içinde değil, çağımızın çok ardından, çok gerilerden gitmişiz, gidiyoruz. Aklımızı başımıza toplayıp da çağın ileriliğine adım uyduramamışız, uyduramıyoruz. Biliyorum, çağa uymak da gökten-inmez. Ben ileri olacağım demekle ileri olunmaz. Onun da koşulları var. O da bir düzey ister. Ama göz göre göre de geriye gitmek, geri ilkelere sarılmak... Neden? Bu da üstümüze sorumluluk almadığımızdan, kolayımıza, faydamıza gidene sarılmamızdandır.

Son zamanlarda bir çeşit milliyetçilik sözü gene sık sık edilir oldu. Önüne gelen milliyetçi kesilmeye başladı. Bazılarının gene avurundan zavurundan yanından geçilmiyor. Küçük dağları yaratanlar aldı yürüdü. Cakalarından yanlarına varılmaz oldu. Milliyetçiliği tekellerine alanlar çok. Ama milliyetçilikleri ne, milliyet anlayışları ne? Bunun üstünde önemle durmak gerek.

Bir insan milliyetçiyim demekle milliyetçi olmaz. İşin içinde milliyet sözünün sömürülmesi var. Bizde de bazı milliyetçiler böyle olmuşlardır. Gerçek milliyetçilerimiz yok mu bununla birlikte? Var, şüphe yok ki var.
Tarihte türlü türlü milliyetçilik anlamı olmuştur. Örneğin bir zamanlar milliyetçilik, milletin bir zümreye kul olmasını sağlamıştır. Çağımız için bu geride kalmış bir anlamdır. Hiç kimse bugün milliyetçiliği böyle anlamaz. Milletin çoğunluğunu hiç kimse bir zümreye kul etmek istemez. Ya da bunun adına artık milliyetçilik demezler.

Çağımızın milliyetçiliği ve bizim milliyetçiliğimiz, gerçek milliyetçilik, millet çoğunluğunun bir azınlık tarafından sömü-rülmemesidir. Millet çoğunluğunun hiçbir şekilde, hiçbir şey için başka milletler tarafından sömürülmemesidir.

Bir de milletleri millet eden başka bir şey var, kültürleri. İşte bunun üstünde de önemle duracaksın. Ama çok çok önemle duracaksın. Milletler kültürleri kadar millettir. Kültürlerinin kökü kadar millettir. Milletler gider de kültürleri kalır. Tarihten, coğrafyadan adları silinir de kültürleri kalırsa, o milletler ölmüş değillerdir. Onları öldürmeye de kimseciklerin güçleri yetmez.

Sen kültürünü sevmez, kültürüne önem vermezsen istediğin kadar bangır bangır, ben milliyetçiyim diye göklere çık, istediğin kadar vatan, millet sözü et, milliyetçi değilsin, olamazsın. Tutumun gerçek milliyetçiliğin aksinedir.

Türlü ekonomik, sosyal sebeplerden, milliyetçilik anlayışının sakatlığından senin kültürün senin milletinin içinde bile ikinci dereceye insin, cılız bir ağaç gibi esen yellerin önünde eğilsin, sen de milliyetçiyim diye bağır bağırabildiğin kadar.

Sen kültürünü küçük gör, başkaları da küçük görsünler, önem vermesinler. Sen kültürüne güvenme, inanma, sevme... Başkalarına da sevdirmeye çalışma, uğraşma, sonra milliyetçiyim diye ortaya çık, olur mu?

Her milletin kültürü hastır. Her milletin kültürü, dünya kültürü için bir renk, bir tattır. İnsan soyunun ilerlemesinde yardımcıdır. İnsan ileriliğinin, kardeşliğinin temel taşlarından biridir. Milletlerin kendi kültürlerini sevmeleri, korumaları, olgunlaştırmaları, saymaları gerektir. Başka milletlerin de öteki milletlerin kültürlerini sevmeleri, saymaları ve hatta korumaları gerektir.

Milletler çağ içindeki tutumları kadar, kültürleriyle sevilirler. Kültürleriyle daha çok sevilirler.
Gerisi lafı güzaf efendim, lafı güzaf...
21.8.1960

[/b]Halk ve Sanat[/b]

Yüzyılımız sanatçısını uğraştıran bir mesele de bu. Yüzyılımızda sanatçılar kendilerini, yaptıklarını büyük halk kitlelerinin anlamasını, sevmesini istiyorlar. Ben kendim için yaptım, seven sevsin, sevmeyen sevmesin diyen sanatçıların bile içinde bir çaba, kendisini daha geniş kitlelere duyurma isteği var. Devrinde çok az tanınmış Stendhal gibi kişiler, "Beni yüz yıl sonra anlayacaklar, sevecekler," diyor.

Kim ne derse desin, ne biçim söz ederse etsin, hemen her sanatçının içinde daha çok kişilerce sevilmek, anlaşılmak isteği var. Hiç olmazsa, hiçbir çare bulunmazsa, sanatçı, beni gelecek kuşaklar anlayacaklar, sevecekler diyor. Sanat birtakım duyguların, düşüncelerin, biçimlerin ortaya çıkması. Yaptıklarını ortaya çıkarmayan, kimseye göstermeyen çok az sanatçı var. Onun da umudu, bir gün nasıl olsa ortaya çıkacağı, insanlarla kendi arasında bir köprü kurulacağıdır.

Demek oluyor ki, sanatçının sanatı eninde sonunda, hiç olmazsa kendisi kadar da, başkaları içindir.

Bunun üstüne tartışmaya girmek boşunadır.
İş böyle, yani büyük insan topluluklarına duygular, düşünceler, güzellikler, biçimler vermek olunca... Büyük halk toplulukları eğitimsiz, yüzde şu kadarı bile okuryazar değil. Toplumun bir kısmı halk topluluklarından daha görgülü, daha bilgili. Eğitim görmüş. Sanatçı da, devrimizin sanatçısı da bu eğitim görmüş toplumun içinden çıkıyor. Halkın içinden çıkanlar bile, eğitim görmeden, devrin kültürüyle bezenmeden sanatçı olamıyor. Bu çağda, halkın kültürüyle, görgüsüyle sanat yapmaktan ileriye gidemiyor. Gidemez de. Bu ilkel, yalın sanatı halk çoğunluğu anlar, sever mi, o da başka bir mesele.

Demek ki, sanat yapan kimselerle halk toplulukları arasında bir ayrılık, bir kültür ayrılığı, bir duygu, düşünce, bir biçim ayrılığı var.
Çağımızda artık eskisi gibi de halk sanatçıları yetişemiyor. Bunun da nedenleri var. Toplumsal koşullar, halk düzenini de sarsmıştır. Çağımızda ne kadar az olursa olsun, halkla devrin kültürü arasında bir bağ kurulmuştur. İster istemez devrin ileri düşünceleri, türlü yollarla ona doğru, ona kadar gidiyor. Halk kendi içinden çıkan sanatçılarını yitirdiğine göre, ya da kendi içinden çıkan sanatçılar ona yetmediğine göre, ister istemez aydınlar içinden çıkan sanatçılar halkın da sanatçıları oluyorlar. Bir bölüğün değil, insanların tümünün sanatçısı... Bu, çağımız sanatçıları için hem büyük bir talih hem de bir talihsizlik. Talih oluyor, bütün insanlara seslenmek, bütün insanlarla birlikte sanatı paylaşmak, bütün insanlara sanatı vermek... Hep birden. Halkla aydınlar arasındaki uçurum, az da olsa kapanmış bulunsaydı, sanat altın çağını yaşardı. Ama aradaki uçurum sanatçıyı çok müşkül bir durumda bırakıyor.

Bunun için ne yapmalı? İş burada çatallaşıyor. Bu çatallaşma bir kısım sanatçıları, hele sanata yeni bir yön vermek isteyenleri, verenleri, şimdiye kadar alışılmış sanattan dışarı çıkanları, bağları koparanları, sanatın sınırlarını zorlayanları içinden çıkılmaz meseleler içinde bırakıyor. Bir avuç kişi için hiç kimse sanat yapmak istemiyor. Yukarda da söylediğim gibi, sanatçı, hiçbir çare bulamazsa, benim sanatım ileriki kuşaklar içindir, diyor.

Yüzyılımızda aydınlar halkla, halkın meseleleriyle o kadar iç içe ki... Halkın dışında, halkın meselelerinin dışında kalmak çırılçıplak kalmak demektir. Dünyayı bugün iki güç meydana getiriyor. Aydınlarla, çalışan halk. Bu iki insan bölüğünü çağımızda artık biribirinden ayıramazsın. Dünyamızın ileriliği, çağımızın tadı, bu iki bölüğün gün geçtikçe biribirine daha, daha da yaklaşması. Belki bir gün gelecek, aydınlarla halk arasındaki aykırılıklar kalkacak. Dünyamızın yönü, çabası artık bu. Demiyorum ki, bir seçkinler, bilginler, sanatçılar azınlığı kalmayacak. Ama bilimi, sanatı bütün insanlar paylaşabilecekler.
Öyleyse şimdi, aydınlarla halk arasında bu ayrılıklar varken, sanatçı ne yapmalı?

Şunu şöyle, bunu böyle yapacaksın, yapmalı diye bir reçete, bir biçim vermek zor. Zor ama, bir çare de bulmak zorunda, çabasındayız.
Ben diyorum ki, bir Cervantes'i, bir Dostoyevskiyi, bir Sha-kespeare'i, bir Moliere'i, bir Şarloyu, bir Picasso'yu düşünsek iyi olur. Bunların üstünde dur sak da düşünsek iyi yaparız.

Bir Beethoven, bir Vivaldi, bir Gorki, bir Pudovkin, bir Sat-yajit Ray, bir De Sica üstünde de durmak gerekir.
Bir Lorca'yı da unutamayız.

Yukarda saydığım kişilerden, her çağda her çeşit insan nasibini alıyor. Yukarda saydığım kişiler ve onlar gibilerini herkes seviyor, anlıyor. Dünyadan bile, her gün gördüğümüz gökyüzünden, denizlerden, yıldızlardan bile her insan kendi kadarını, gücü kadarını alabiliyor. Gücü kadar sevip, tadına varabiliyor. Sonuç şu, herkes doğadan bile kendince yararlanabiliyor. Ama az, ama çok yararlanıyor.

Biz Anadolu köyünde bir Picasso sergisi açsak. Halk sevmez mi, anlamaz mı? Sever, anlar, hayran kalır. Biliyorum ki yadırgamaz. O ağzı, burnu, gözü eğri büğrü insanları bile sever. Picasso'nun renk tadı, güzelliği herkesin az çok dimağın-dadır. Bir köyde bir Shakespeare oynamışlardı. Üstelik de kötü bir kadroyla. Halk o kadar çok sevmişti ki Othelloyu. Şaşılır. Aradan yıllar geçmesine rağmen Lorca'nın şiirleri daha İspanyol köylülerinin ağzındaymış. İrana giden, İran köylüleriyle bir zaman bulunan bir arkadaşım anlattı. Eşeğe binmiş İran köylülerinin dudaklarında Hafızın şiirleri varmış. Vivaldi'yi, Beethoven'i herkes seviyor, anlıyor.

Ama herkes kendi kadar, huyu kadar nasibini alıyor bunlardan. Az da olsa alıyor. Kimse bir Shakespeare uzmanı kadar elbette Shakespeare'i sevemez. Kimse bir resim delisi kadar Pi-casso'ya varamaz, denilebilir.
Ama halkın, ondan beklenmeyen, ona yakışmayan sanat eserlerini de tuttuğu, çok sevdiği bir gerçek. O kötü sanat eserleri, halkın alışılmışını, köklü duygularını sömürüyor. [CENSORED] halkın suçu yok. Ama halk gerçek sanatı da tutuyor.

Bir Şarloyu aydınlarımızdan daha çok halk tutuyor ve seviyor. Şarlo taklitçilerinin yüzde doksanı halk arasından çıkıyor.
İnsan soyut bir yaratık değil. Gökten düşmüş değil. İnsan, şu dünyada birtakım meselelerin içinde. Çağımızın meseleleri de gün gibi ortada. Kişisel ve toplumsal meseleler. Aydınların ve halkın meseleleri çağımızda biribirinin hemen aynısı. Artık halkla aydını biribirinden ayıramazsın. Meseleleri aynı olduğuna göre, insan da gökten düşemeyeceğine göre... Sanatı da insan denilen sanatçı yaptığına göre... Ortada Şarlo, Satyajit Ray, De Sica, Dostoyevski olduğuna göre... Bunlar insan meselelerinin derinliğine indiklerine göre... Halk bunları çok sevdiğine göre.
Bir de üstünde durulacak başka bir sanatçı türü var. Örneğin Bartok. Halkın yapıtlarından yararlananlar, böylelikle halkça sevilenler.
Büyük sanatçı gücüyle insanın gerçeğine eğilmek... Toplumun koşullarının, meselelerinin içinde yüzde yüz bulunmak. Kendini gökten düşmüş tuhaf bir yaratık saymamak. Sanat adına, sanatçı adına...
Bu mesele, önemli mesele. Üstünde çok durmak, çok çok durup düşünmek gerek. Çağımızın getirdiği önemli bir iş.
1960

Umutsuzluk

Can çıkmayınca huy çıkmaz derler. Gene başladık: "Olmaz efendim, yapamayız efendim. Bizim gücümüz yetmez. Geriyiz, hem de ne geriyiz..." Amenna, geriyiz. Bunu görüyoruz. Geri olduğumuzu göğsümüzü gere gere de söylüyoruz. Geri olduğumuzu söylemek bize bir yücelik, bir onur, bir övünme fırsatı veriyor, ilerilik kazandırıyor. Geri olduğumuzu biliyor, söylüyoruz ya, yetmez mi? Bir zamanlar geri olduğumuzu bile söy-leyemiyorduk. Şimdi bakm öyle miyiz, her şeyi, her derdimizi söylüyoruz. Yasak düşünceleri bile dile getiriyoruz. Memleketin her derdine öyle bir parmağımızı basıyoruz ki, hem de en can alıcı yerine, hem de yaranın gözüne. Daha ne istiyoruz? Şımarıklığın da, istemenin de bir yeri, bir ölçüsü olmalı değil mi? Bundan ileriye gitmek bozgunculuğun ta kendisi.

Eeee, biliyoruz artık. Hem de iyi biliyoruz. Köylümüz ağaların elinde. Halkımız kara cahil. Şeyhlerin, mollaların elinde. Söyleye söyleye dilimizde tüy bitti. Endüstrimiz yok. İstihsalimiz düşük. Tarımın da en gerisini yapıyoruz: Hububat tarımı. Topraklarımız yıkılmış, yakılmış, bitmiş... Ormanlarımız harap. Elimizdeki tek şeyimiz, topraklarımız, o da toprak değil. İşte, işte hepsini söylüyoruz. Yetmez mi? Bir şeyi söyledikten sonra... Çok çok söyledikten sonra, bir gün olur çaresi de bulunur.

Bana sorarsanız, inkar etmiyorum, bizim için buraya gelmek bile bir ilerilik.

Böyle dertlerimizi söylemeyi ne pahasına kazandık? Aydın olarak bunu alabilmek için ne çabamız oldu? Neyimizi verdik? Hangi hak isteme çabasında bulunduk, bunu alabilmek için?

Aydın olarak, bizim çabamız ahtan oftan ileri geçmedi. Şimdi koşullar bize bu imkanı sağladı. İstediğimiz gibi söylüyoruz. Bu da bizi doyuruyor.
Dertlerimize, bütün bu söylediğimiz dertlerimize bir çare... Çare dedik mi, işte orada zınk diye duruyoruz. Çare mi? Elimizde hiçbir imkan yok ki!..
Çarelere gelince yan çiziyoruz. Önümüze büyük engeller dikiliyor da ondan. Yüzyıllık pısırıklığımız üstümüzde de ondan. Gerçek, namuslu düşünür değiliz de ondan. Faydacıyız da ondan. Korkağız da ondan. Bilgisiziz de ondan...

Bulduk işte. Kendi çaremizi bulduk. Kendimizi kendi gözümüzde, halkın gözünde temize çıkaracak, yapışılacak bir dalı da bulduk. Fakiriz, geriyiz. İşte bunu söyleyecek yiğitlerimiz var.

Çareler karşısında umutsuzluğa, karamsarlığa düşüyoruz. Biz böyle gelmiş, böyle gideriz. Düzelmeyiz. Düzelsek de, bu gidişle daha yüz yıl, yüz elli yıl ister, diyoruz.

Ama dünya bizi beklemiyor, diyorlar. Beklemiyorsa ne yapalım? Hiçbir çaremiz yok ki. Elimizden bir gelen yok ki.

Biz aydın olarak da bu toplumun ürünleriyiz. Deveye boynun neden eğri demişler de, nerem doğru ki, demiş. Bizim en eğri yerimiz, bence aydınlarımız, şunun adına da artık "aydın" demeyelim de "aydına benzerlerimiz". Avrupa kitaplarından büyük laflar bellemişlerimiz. Aydın olmak için büyük laf öğrenmeyi yeter sayanlarımız.

Umutsuzluk, karamsarlık, karanlıklara ışık tutamamak, karanlıklardan kaçmak, karanlığın üstüne gidememek, onunla sa-vaşamamak bilgisizlikten, inanamamaktan geliyor. Bilgili, olgun, gerçek aydınlar, umutsuzluğa düşmezler, umutsuzluğun üstüne çıkarlar. Yirminci yüzyıl insanoğlu için umutsuzluk yüzyılı olamaz, bunu iyice bilirler. Bunu bilmek, buna varmak sağlam bir kültüre yönelmekle olur. Sağlam bir kültüre varmış, gerçek aydın kişi, olayların karşısında apışıp kalmaz. Geriliğin, yokluğun çaresini bilir. Bulmuştur. Çaresini bildiği, korkmadı-ğı, kendine inancı, dünyaya, insanlara, yüzyılımıza inancı olduğu için de savaşa atılır.

Umutsuzluğumuz, karamsarlığımız, korkumuz, derdi keşfedip onun karşısında eli kolu bağlı kalmamız, yarım aydın, bencil, bilgisiz oluşumuzd andır.

Umutsuzluk geri kafalılıktan, düşünememekten doğar.
25.9-1960

tik Akla Gelen

Bu bir zihniyet meselesidir. Adnan Menderesin, Yüksek Adalet Divanı önünde 6-7 Eylül Olaylarından dolayı kendisini savunurken söylediği, "Böyle olaylarda ilk akla geleni içeri alıyoruz," sözünü ben hiç yadırgamadım. İlkin biraz şaştım, öfkelendim ama, sonradan bunun o kadar şaşılacak bir düşünce olmadığını anladım.

Bu korkunç bir zihniyettir. Yirminci yüzyılda normal insanlar, normal devlet adamları böyle düşünemezler. Düşünseler bile; haydi düşündüler diyelim, sanık olarak çıktıkları mahkeme karşısında bunu dünyaya ilan edemezler.

Bu sözler edilirken hep kendimi haksız çıkarıyorum. Ben iyi duyamıyorum, diyorum. Sonra oradaki arkadaşlara, gazetecilere soruyorum. Onlar da onaylayınca, inanmaktan başka çare kalmıyor.
Gene de şunu söylüyorum, belki biz yanlış duyduk.

Yanlış duysak da duymasak da, Menderes böyle söylese de söylemese de zihniyet bu. Onun için yukarda dedim ki, önceleri şaşırdığım halde sonra bunu olağan buldum.

Birtakımlarının zihniyetidir bu. Hukuk anlayışlarıdır bu!
Bunlar inançsız adamlardır. Bunların hiçbir şeye imanları yoktur. Hiçbir toplum düşüncesine sahip değillerdir.

1945'ten sonrayı şöyle bir düşünelim. O zamanlar, şu Adalet Divanı karşısmdakilerin ne güzel, ne ileri bir adalet anlayışları vardı. İnsan hakları, vatandaş hakları... diyorlardı da bir şey de-miyorlardı. Sonraları, az sonra, hemen değiştiler. Bu adamlar sanki 1945'ten 1950 yılma kadarki adamlar değillerdi. Yılanlar gibi hemen deri değiştirmişlerdi.

İnsan hakları, demokrasi falan filan onlar için birer kuru laftan ibaret.
En küçük, en küçük bir şekilde adalete, hukuka, insan, vatandaş haklarına inanmıyorlardı. Saygıları ve inançları yoktu.
İlk akla gelenleri herhangi bir olayda hemen içeri alıyorlar, olmadık işkenceler ediyorlardı insanlara.

İki yıl, mahkeme hücrelerinde tutuyorlardı. Fikir adamlarına, gazetecilere olmadık kötülükler ediyorlardı. Bunu dünyanın, milletin karşısında göğüslerim gere gere yapıyorlardı.

Memleketimizde, onların devrinde, ilk akla geldiği için çok kişi işkence gördü, zulüm gördü, hapislerde çürüdü.
Mahkemeleri kendilerine kul etmek için, ellerinden geleni artlarına koymadılar.

Milletler kendi koydukları yasalara, törelere oldum olası çok önem vermişlerdir. [CENSORED] iktidarlarının teminatını bulmuşlardır. Doğru-yanlış, kendi kurdukları yasalara saygı duymuşlardır. Zedelenmemesi için ellerinden gelenleri yapmışlardır.

İlk akla geleni içeri almak, hiçbir yasada, hiçbir törede, böylesine pervasızca olmamıştır.

İlkel kabilelerin töreleri bile böylesine çiğnenmemiştir.
Bizim toplumumuzun bu yönden iyi bir tahlilini yapmak gerekir. Bu pervasızlığın temeli nedir, nereden geliyor bu pervasızlık?
Mendereslerin bu zihniyetlerine, nasıl izin verdi bu toplum? Bunun üstünde durmak milletimiz için faydalı olur.

Böyle düşüncelere paydos demedikçe, keyfi idareleri ortadan kaldırmadıkça, idareleri değil, gördük ki idareler ortadan kalkabiliyorlar, keyfi idare zihniyetini ortadan kaldırmadıkça, kurtuluşumuz zor.
Keyfi idare zihniyetini ortadan kaldırmak o kadar kolay değil. Bu bir seviye, bir kültür, bir gelenek işidir.
İnsana saygı duymak, kendine saygı duymak... İşte bunu yerleştireceksin kafalara. İnsana saygı, böylesi kötülüklerin, keyfiliklerin önüne geçebilecek tek silahtır.
İnsana azıcık saygısı olan, kendisine azıcık saygısı olan, ilk akla gelene kötülük edemez. Onu içeri alamaz.
23.10.1960

_________________
HER KAVGA BiR ŞAİR, HER ŞAİR BİR KAVGA BESLER!
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder
azchamur
Forum Yöneticisi
Forum Yöneticisi


Kayıt: 19 Arl 2009
Mesajlar: 1279

MesajTarih: Cmt Oca 30, 2010 12:44 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

Her İşin Başı

Hep böyle olur. Hep, eller gider Mersine, biz gideriz tersine. Bence çektiğimiz biraz da bunun elinden. Neden bu huyumuzu değiştiremiyoruz bir türlü? Neyimiz eksik ki? Bir şeyler var, bizim bilmediğimiz bir şeyler var.

Bu eksik yönümüzü bulmak, bu kötü huyumuzdan sıyrılmak gerek. Bir sıyrılabilsek, gerisi kolay.

Ben düşünüyorum ki, bu işler, kötü işler kültürsüzlüğümüzün başı altından çıkmasın? Bakın bu olabilir gibime geliyor. Gerçek bir kültürün eksikliğinden çıkmasın? Ne dersiniz? Ben bu işten çok şüpheleniyorum. Batı Batı dedikleri nedir biliyor musunuz? Bir tutam kültürle biraz makina. Bir de düşünce namusu. Bu düşünce namusu dedikleri de epeyce önemli bir iş olsa gerek.

Bence, Batı Batı dedikleri, düşünce namusuyla başlar, onunla biter.
Düşünce namusunun bitmediği, gelişmediği yerde, hiçbir iyilik bitmez, gelişemez. İşte görüyorsunuz. Bir türlü de gelişemiyor. İyilikler boy atamıyor. Kötülükleri de şuna buna yüklü-yoruz. Düşünce namusu olmayan yerde, bir daha söylüyorum, hiçbir iyilik bitemez. Kimsenin günahı yok kötülüklerimizde. Ne onun, ne de bunun. Bir tek şeyin günahını çekiyoruz. Düşünce namusunun olmayışı günahını.
Düşünce namusu da nedir ki, nasıl olur? Gökten mi düşer? Yerden biter mi ki?

Ne yerden biter, ne de gökten düşer. İlk işareti insanlardadır.

Bir kültüre varmak, bir olgunluğa varmak diye bir şey vardır.
Bir kültüre varmış, bir olgunluğa erişmiş kimseler, evladü ayal için değil, karın için değil, şunun için, bunun için değil, kafalarının içindeki için yaşarlar. Yalnız onun emriyle hayatlarına yön verirler. Kafalarının içindekinden başkası için tırnaklarını bile kesip atmazlar.
Bizim Anadoluda bir söz vardır: Namus, bostan tarlasında bitmez, derler.
Düşünce namusu, kültürün tarlasında biter. Olgun insan, kültürlü insan, kendisi için yaşayan insan değildir. Düşünceleri için, düşüncesinin namusu için yaşayan insandır.

Ve düşünce adamları, çok inanmış adamlardır. Düşüncenin değerini yalnız onlar bilirler, demiştim bir yazımda.

Sonradan şu aklıma geldi. Mevlana var ya, şu koca Mevla-na, çok inanmış bir ulu kişiydi. Hepimiz biliyoruz. Sağlam bir düşüncenin adamıydı. Düşüncenin değerini çok iyi biliyordu. Düşünce uğruna verilemeyecek hiçbir şey olamayacağını çok iyi biliyordu. Demiştim ki, yalnız düşüncenin değerini bilenlerdir ki, öteki düşüncelere saygı duyarlar. Mevlana da öyleydi, inanmış Mevlana diyordu ki, kim olursanız olun, gavur olun, şu olun, bu olun, gelin bana, diyordu. Kapım hepinize, bütün insanlara, hepinize açıktır, diyordu. İşte bu çağrı, onun düşüncesine inancından geliyordu. Düşüncesinin namusundan geliyordu. Düşüncenin kadrini bilmekten geliyordu. Düşüneme-yenlerdir ki, düşünceye düşmandırlar, bütün felaket de burada başlıyor.

İşin başı sağlam bir kültür, sağlam bir kültürden düşünce namusuna varılır. Düşünce namusu olmayan kişi, kültürlü değildir. Bir yutturmacıdır. Düşünce namusuna varan kişidir ki, insanlara iyilik yapabilir. Memleketini, insanlarını sevebilir. Yani kendi can-ı azizinden başkasını sevebilir.

Bizde, etrafımızda böylesi var mı? Belki de vardır. Vardır, vardır, mutlaka vardır. Ben böyle pek az kişi tanıdım ya, vardır.
6.11.1960

Kötü Sanatçılar
Bu başlığı epeyce tuhaf bulacaklar çıkacak. Bir hayli tepeden inme bir yergi. Neden kötü olsun sanatçılar?

İnsan soyu güçlü, insan soyu saygıdeğer bir soy. Bunu, insanı salt övmek için, yalnız övülmesi gerektiği için söylemiyorum. Yaptığı işleri, mağaradan atoma gelişini göz önüne getirip, içimden insan soyunu kutsamak geçiyor. İnsanların bu yaptıkları çok önemli. Bir de bu güçlü insan soyunu yereceğimiz yerler çok. Başarılması en kolay işi, en geriye bırakmış. Atom yapmış da, göklerin ötesini aşmış da, kendi meselelerini halledememiş. Açlığın, sömürmenin, esirliğin, insanı aşağılatan işlemlerin önüne geçememiş daha. Asıl adaleti bulamamış. İnsan bu asıl adaleti toptan bir yakalarsa bir daha ucunu bırakmayacak. Bütün kötülüklere paydos. İnsanın, bir düzene girdikten sonra en kolay halledeceği işi kendi iç meseleleri olacaktır. Esirliği, sömürmeyi, hürriyetsizliği, bencilliği kaldırmak zor olmayacaktır. Yeter ki, insanların gözü azıcık açılsın. Yeter ki, kardeş olmanın, kardeş kardeş yaşamanın tadına bir kere varsın insanlar...

İnsanların büyük bir çabaları var. İnsanlar kardeşçesine, kimsenin kimseyi soymadan yaşaması, kimsenin kimseyi esir etmemesi ve öldürmemesi için... yaşamak savaşındalar.

Bir insan düşünün, ya bir köyde çiftçidir, ya bir fabrikada işçidir. Onun dünyadan ve insanlardan istediği bir tek şeyi var. Rahat rahat çalışmak, kazanmak, çocuklarını geçindirmek. Doymak. İlerisinden korkmamak. Bir gün geliyor bu insanı işinden, yerinden alıp bilmediği, hiç ilgisi olmadığı bir işe sokuyorlar. Ölüyor, öldürüyor. Hiç mi hiç bir şeyden haberi yok. Bu işleri kendi gönlüyle yapmıyor. Boş sözlere de kandığı yok.
İşte benim en zoruma giden, insanları ilgileri olmayan işlere sürmek, onları aşağılatmak.

Demem o ki, insan soyu, güçlü, kutsanacak insan soyu kötülükler karşısında. Bu kötülükler toplumda azımsanmayacak bir güç. İyi niyetli, temiz yürekli adamlar bu kötülüklere bir savaş açmışlar. Savaşları öyle havada değil. İddiaları öyle boşa değil- Ölçülü bicili, bilimsel. Her yönlerini bilime vurmuşlar. Kötülükleri yerli yerine koymuşlar, iyilik yolunu da aydınlatmışlar. İşte oradan şöylece yürüyeceğiz, demişler. Bizim yolumuz bilimsel yol, demişler, onlara inanmamak için, hiçbir kapı bırakmamışlar. İnanmamak için kötü olmak, kötülerin yanında bulunmaktan başka yol kalmamış.

İşte efendim iş bu kertedeyken, bu tutumdayken, ortada bir de sanatçılar var. Kim bu sanatçılar? Toplumda ödevleri ne?

İlk işleri yeni, güzel dünyalar yaratmak. Gelmiş geçmiş insan kültürüne bir şeyler katmak. İnsanlara yardım etmek. İlerlemelerinde, kafalarının güzelleşmesinde insanlara yardımcı olmak. Güzel yapıtlarla dünyamızı güzelleştirmek, zenginleştirmek... Hepsi bu kadar mı?
Bu kadarı iyi, güzel. Sağ olsunlar. Elleri dert görmesin. Bir kültür yapmak kolay iş mi? Çok zor.

Ama bu kadarı yetmez.

Sanatçı, işinden dolayı diyelim, en duygulu insan. İşi ince iş. İnsan duyguları üstüne çalışır.

Bir yanda aşağılatılan insanoğlu. Yokluk içinde, ölüm içinde, esirlik zincirinde insanoğlu, öteki yanda buna yabancı kalmış sanatçı. Dedik ki, insanların en duyguluları sanatçılar, insanların bu hallerine yabancı kalamazlar. Kalırlarsa biz onları, sanatçıdan önce, insandan bile saymayız.
Sanatçı önce insan olacak. Yüreği en duygulu insanın yüreği. En inanmış insanın yüreği.

Kötülüklerle en önde, kellesini koyarak dövüşecek, en yiğit yürek sanatçıdadır. Öyle olmalı. Bunun dışında sanatçı, ne kadar usta olursa olsun sanatında, olamaz ya, insan soyunu aşağılatan işlemlere karşı koymadı mı, o hiçbir şeydir. İnsan soyunun yüzkarasıdır. Bak, şu güzel zanaatım ne için, ne kadar boş şeyler için kullanmış, diyecekler. Bunu da diyemeyecekler. Çelişmeye düşmüyorum. İnsan soyunun meselelerine yabancı kalmış kişi, sanatında usta da olamaz. Yani o hüner dediğimiz küçücük şeyi de gösteremez. Çünkü, insanı aşağılatan işlemlere karşı koymayan yürek, küçük yürektir. Küçük yürek ne kadar hünerli olursa olsun, ondan, iyi sanat çıkmaz. Çıkamaz. Şu gelmiş geçmiş dünya sanatına bakın, hep kalanlar büyük yürekler, insan soyunu aşağı-latanlara karşı koyan yürekler. Bunun dışında belki birkaç kişi var, diyeceksiniz. Ben buna inanamam. Varsa da, insanlar onları bir zaman için yutmuşlardır. Boyalan gözleri kamaştırır. Bir gün yaldızları sıyrılıp gerçek yüzleri ortaya çıkacaktır. Hüner o kadar önemli değildir. Hüner, hüner değildir.

Nereye gelmek istiyordum? Altı yedi yıldır bizde birtakım sanatçılar hep soyuta gidiyorlar. Sanatı insanın meselesinden dışarıya çıkarıyorlar. Bakın şunların yaptıklarına, hiçbir şeye benziyor mu? Onlara aldıran, adam yerine koyan bir kişi bile çıkıyor mu?

İnsanlar sanatçıdan, bu en duygulu insandan, önce insan olmasını bekliyor. Şu, insanları çok kötü durumlara düşmüş memleketimizde böyle sanatçı olur mu? Olur. Neden olmasın! Arkamızda Divan Edebiyatımız gibi bir geçmişimiz varken. Onlar gülden bülbülden söz ederek boş boş kalıplar doldurmamışlar mı?

Divancı atalarımız böyle yapmışlar da, biz neden yapmayalım! Bakın onlarda Osmanlıların kanına, zulmüne, yoksulluğuna, insanı aşağılatan işleri üstüne tek bir satır var mı? Öyleyse, bizim bugünkü Türkiye üstünde onlardan ileri bir sanatımız neden olsun! Biz de kaçamaklarla, göçmeklerle, denizle, gökyüzüyle, sapık duygularla, anlamsız sözcüklerle, deli saçmalarıy-la boş boş kalıplar doldururuz. Bu çok kolay, hiçbir sorumluluğu yok. Başın belaya girmez. Bir de sanatçı olma övüncesi verir. Bir de ileri olma palavrası sıkarsın. Birkaç ahmak, sapık bulur, meyhanelerde onları da inandırırsın.

Yalan söylediğinin, sanatçı olmadan daha önce insan olmadığının farkındasm. Ama insan olmak için, sanatçı olmak için
gücün yok. Elinden başka bir şey gelmez. Denizdeki yılan hayaline koşarsın. Sonra da yalanınla birlikte gümler gidersin. Kubbede bir hoş şada değil, bir kötü şada bile bırakamazsın. Zemzem kuyusunu kirletmek epeyce bir iş. Seninkisi o bile değil. Sen yoksun. Var görünürsün. Ama birkaç ahmağa, züppeye, meyhane yoldaşına var görünürsün. Sen sağlıklı topluma, savaş içinde kurtuluşunu arayan, dövüşen insanlara vız gelirsin. Sana göz ucuyla bile bakmazlar. Bir an o değilcikten gözlerine ilişecek olursan güler de geçerler.

Bu sanatçı geçinenlere, sanatı hünerle küçültenlere, yukarda da söyledim ya, hüner de bir iştir, bunların hüneri de olamaz, hüner gösterişi olabilir, her şeyleri gibi hünerleri de çürüktür, çok kızıyorum. Ne işiniz var! Sanatçının büyük sorunu var. Başı belada bir kişi. Kırk günlük yolda yaprak kımıldasa onun yüreği oynar. Memleketinin ve insanların meselelerini yüreğinin derinliğinde duyar. Bir insanın tırnağına taş değmesi onun yüreğini oynatır. Sende bu yürek yok. Olsa, öyle oyunlara sapmazsın. Eeee, ne der de girersin bu işe! İş mi yok bu dünyada! Tüccar ol tüccar! Politikacı ol. Armatör ol. Futbolcu ol. Güreşçi ol. Şarapçı ol. Ne olursan ol... Ne cehenneme gidersen git. Ama burada insanlarımızın hayat davası var, burada oynama.
25.12.1960

Zorluk Üstüne

Diyorlar ki, koşullarımız zor. Biz, yıkılmış yapılmamış bir toprak parçası üzerindeyiz. Nereyi tutsan eline geliyor. Bir yılda, on yılda, elli yılda meselelerimizin altından kalkamayız.

Toprak meselesi diyorum... Zor, çok zor diyorlar. Toprak reformu bu zamanda kolay kolay ağza alınır mı? Toprak reformunu yapmak için büyük para ister. Büyük bir güç ister, kültür ister. Uygulayanların sarsılmaz planları, inançları olmalı. Bizde bütün bunlar var mı?
Şu bizim arkadaşlar gerçekten çok şey de biliyorlar. Örneğin, diyorlar ki, toprak reformunu ele alalım, bu, yalnız toprak dağıtmakla olmaz. Toprağı işleyecek aracı vereceksin. Aracı verdin, oldu bitti mi? Ne gezer, aracın devamını sağlayacak krediyi de vereceksin.

Bu çağda artık tek elle çalışma yok. Güçleri birleştireceksin. Toprak reformu demek, bu çağda, güçlerin birleşmesi demektir. Toprak dağıtmak, büyük topraklan bölmek yaramaz bir iştir. Güçlerin parçalanması, verimin düşmesidir. Öyleyse, tek çare güçleri birleştireceksin.

Avrupada, Asyada, Afrikada öbür milletlerin gittikleri yoldan gideceksin. Ben de arkadaşlarla, aydınlarımızla bütün bu söylediklerinde beraberim.
Bir de diyorlar ki, bütün bunları sağlamak için bir milletin yeterli endüstrisi olması gerektir. Yerden göğe kadar hakları var. Halbuki diyorlar, bizim hiçbir şeyimiz yok. Endüstri dersen, hak getire.

İşin anhası minhası, sözün kısası, diyorlar ki, biz bu çağda, bu halimizle bir toprak rejimine gidecek durumda değiliz.
Yine bir de diyorlar ki, toprak meselesini hallettin. Ya öteki meseleler?
Haklan var, var ama... Hakları var diye, büyük zorluklar karşısındayız diye el bağlayıp duracak mıyız?

Bana sorarsanız, reformlar bütündür. Reform yapmak zordur. Bütün dünyada da zor olmuştur. Armut piş, ağzıma düş diye bir reformu tarih yazmamıştır. Zordur. Reformlar çok şey pahasınadır.
Reform yapmak için bana şöyle bir durum, böyle bir durum gerektir. Şu olursa bende reform olur, bu olmazsa bende reform olmaz demeyeceksin. Diyemezsin.

Reforma toptan başlanır. Yukarıda reformlar bir bütündür demiştim. Endüstrin mi yok, başlayacaksın. Toprak rejimin düzensiz mi? Hemen başlayacaksın. Hepsine birden, bir plan içinde başlayacaksın. Bir daha söylüyorum, reformlar bir bütündür. Şuna önce, buna sonradan başlayacağım diyemezsin.

Böyle bütün bir reforma milletin gücü yeter mi diyeceksiniz. Demagoji yapmıyorum, milletin gücü her şeye yeter. Yetmek zorunda. Halkın yenemeyeceği güç yoktur. Yeter ki, gücünü bir araya topla.
Ama zor, çok zor... Hiçbir şeyimiz yok mu reformları gerçekleştirmek için. Başka milletlerin de yoktu. Bizden kötü durumdaydılar çokları. Kaldı ki bizim, pek çok imkanlarımız var.

Ne olursa olsun, ne kadar güç olursa olsun, biz bu reformları yapmak zorundayız. Yapmak zorunda olduğumuzu savunmayan bir tek aklı erer kişi var mı? Bence, bu reformlar Türkiye için gerekli değildir diyen, aklı başında bir tek kişi çıkmaz.

Hepimiz biliyoruz ki, yirminci yüzyılda, uygarlıkların anası Anadolu toprağı üstünde bir millet bu durumda yaşayamaz, kalamaz.
Ne kadar zor olursa olsun, öyle ise biz bu reformları yapacağız. Halkımızı asırlık sefaletinden kurtaracağız.

Atalar ne demişler, zora dağ dayanmaz demişler.
Eğer biz gerçekten aydınsak, milletimizin iyiliğine inanıyorsak, zorluklardan korkmayahm. Zaten korksak ne geçer elimize, iş olacağına varacaktır. Bir millet bu çağda böyle yaşayamayacağına göre, er geç dünya gidişine ayak uydurmak zorunda kalacağız. Ondan önce de, büyük duvarlar karşısında kalmadan, milletimize, onun yapıcı gücüne güvenmeliyiz.
19.2.1961

[/b]Eleştirme Üstüne[/b]

Gogolün en büyük kitabı, Ölü Canlar adlı romanıdır. Dilimize Melih Cevdet Anday ve Erol Güney çevirmiştir.

Gogol bu romanının bir bölümüne girerken, kendini tutamamış, çağının eleştirmenlerine veryansın etmiş. Bunlar için bir yazı yazsa da bir dergide, -bir gazetede yayımlasa olmaz mıydı, diye düşünüyor insan. Bir de başka bir şey düşünüyor bunun arkasından. Böyle yaptığı ne iyi olmuş, diyor. Yazdığı romanla eleştirmenin düşüncesini karşı karşıya getirmiş, diyor. Eleştirmeni mahkum etmek buna denir işte. Böylesine yenmek. Bir de insan başka bir şey düşünüyor. Gogol, bunlara çok önem vermemiş mi? O adamlar bir Gogolün öfkesine değerler miydi? Şimdi düşünüyoruz ki, değmezlerdi. Kim bilir çağında bunların zıpırlıkları Gogolün canına nasıl tak etmişti de, adamcağız romanına kadar öfkesini aktarmış.

Bu yazıyı neden yazıyorum, Gogolden o parçayı niçin okurlarıma sunuyorum? Gogolü, yıllar sonra haklı çıkmış bir sanatçıyı imdadımıza mı çağırıyorum? Değil. Biz de Gogol gibiyiz mi demek istiyorum? O da değil. Her yerde, her çağda, beş aşağı beş yukarı böylesi eleştirmenlerin biribirlerine benzediğini söylemek istiyorum. Eleştirmenlerin içinden de sanattan anlayan, gerçekten düşünür kişiler çıkmamış mı? Çıkmış. Sanatçıya haksızlık etmeyen, tepeden bakmayan, kin duymayan, sanata saygı duyan kişiler çıkmış.

Ömrünü bir tek sanatçının yorumlamasına verenler de çıkmış. Bir sanatçıyı yöreye anlatabilmek için bir ömür harcamışları var.

Bizim eleştirmenlere gelince, ben fazla bir şey söylemeyeceğim onlar için, gören görmeyen Allah için söylesin.

İçlerinde elbette iyiceleri var. Ben bizim eleştirmenlere haksızlık etmek istemiyorum. Ama sanata, sanatçıya saygı duymayanları çok. Sanatçılara tepeden bakmak isteyenleri çok. Yazılarının altında öyle duygular var ki, sanatçıya kin duydukları besbelli.

Bizim eleştirmenlerimizde iki şey var; biri göklere çıkarmak, biri de yerin dibine batırmak. İkisi de kötü. Eleştirmenden salt bağımsız kalması elbette istenemez. Onun da kendine göre bir görüşü, bir anlayışı var. Bunun dışına her zaman çıkmasını da bekleyemeyiz.

Bizim eleştirmenlerde benim gördüğüm en kötü yön, kendileri birinci planda, uğraştıkları sanat kolu, sanat ikinci, üçüncü planda. Her şey onların kişisel duyguları içinde dönüyor. Kişisel çıkarları, demeye dilim varmıyor.

Sözü uzatmayalım. İmdadımıza çağırsak da çağırmasak da, bu eleştirmenlere karşı Gogol hepimizin yerine konuşuyor. Bak hele, Gogolle kendilerini bir tutuyor diye işi başka yöne dökecekler de var. Eleştirmen değil mi? O tip eleştirmenin biliyoruz ki, dilinin kemiği yok. Düşünceler üstünde durmazlar da, açık bulduklarını sandıkları yön üstünde dururlar. Varsın dursunlar. Bizim okuyucumuz onları iyi biliyor. Onlara yalnız önem veren biziz. Ben buraya Gogolün romanından o parçayı alırken kastımı iyice anlattım sanıyorum:

"Soğuğu, rutubeti, çamuru ile, uykusu başına vurmuş menzil memurlarıyla, çıngırak sesleri, araba tamirleri, küfürleri, arabacıları, demircileri, yolda rastlanan türlü türlü namussuz insanlarıyla uzun, sıkıntılı bir yolculuktan sonra nihayet bildiği damını, kendisine doğru koşan ışıklarıyla evini gören yolcu ne bahtiyardır. Onu tanıdık odalar, koşa koşa yola çıkan kimselerin sevinçli haykırışları, çocukların gürültüsü, konuşmaları içinde hüzünlü hatıralar bırakan her şeyi yok edecek tatlı konuşmalarla ateşli sarmaşdolaşlar karşılar. Böyle bir yuvası olan aile babası mesuttur. Ama vay bekârın haline!

"Tatsız gerçekliğiyle insanı boğan sıkıntılı, kasvetli kişilerden uzaklaşıp üstün değerli kimseleri anlatmayı iş edinen, hergün rastladığımız insanlar arasından yalnız birkaç istisna üzerinde duran, çalgısının yüksek perdesini hiç değiştirmeyen, kendi katından, zavallı, fakir kardeşlerinin seviyesine inmeyen, toprağa dokunmaksızın ondan daima uzak, daima yüksek hayallere bağlı kalan yazar da mesuttur. Onun bu parlak talihi iki sebepten kıskanılmaya değer: Bir yandan, anlattığı insanlar arasında, kendisini ailesi içindeymiş gibi hissettiği; bir de şanını şerefini gürültülerle çok uzaklara duyurduğu için. O, insanların gözlerini tatlı bir buğu ile örter; hayatın hüzünlü taraflarını saklayıp sadece güzel bir örnek göstererek insanları över, Herkes alkışlarla onun peşinden koşar; bindiği zafer arabasına takılır, onu büyük evrensel bir şair diye anar. Kartal nasıl yükseklerde uçan bütün kuşlardan üstünse o da dünyadaki bütün dehaların üstündedir. Daha adı geçer geçmez genç, ateşli kalpler çarpmaya başlar; nerede görünse gözlerde yaşlarla karşılanır. Hiç kimse güçte ona eşit değildir. O bir tanrıdır.

"Fakat kayıtsız gözlerin göremediği, halbuki her an gözümüzün önünde olup biten şeyleri, hayatımızı kuşatan o korkunç ufak tefek bayağılıklar yığınını, dünyamızın kaynayıp taştığı o soğuk, yamalı kişilere kimi zaman acıyla, sıkıntıyla geçen yolculuğu, merhametsiz keskisinin kuvvetiyle, halkların gözü önünde çırçıplak kabartan sanatkârın kaderi, talihi böyle değildir. O, halktan alkış toplayamaz; heyecanlandırdığı ruhlarda minnettar gözyaşları, ortak bir sevinç dalgası göremez. Ona doğru koşacak, başı dönmüş, kahraman olmak hevesinde on altısında bir genç kız yoktur. Çıkardığı tatlı seslerin sarhoşluğunda kendini unutamaz. Üstelik günümüzdeki duygusuz, iki yüzlü tenkidin yargısından da kendisini kurtaramaz. Bu yargı, onun eserlerini adi sayar, küçümser. Ona insanlığı aşağı gören yazarlar arasında hor görülen bir yer verir. Onda ne kalp, ne ruh ne de tanrı vergisi bir istidat tanır. Çünkü günümüzün yargısı güneşe bakan camla en küçük böceklerin hareketlerini gösteren camın aynı değerde olduğunu kabul etmiyor. Günümüzün yargısı hor görülen hayattan bir sahne alıp onu bir sanat incisi haline getirmek için derin bir ruha ihtiyaç olduğunu kabul etmiyor. Çünkü günümüzün yargısı yüksek, coşkun bir gülmenin yüksek bir lirik hamleyle yan yana durabileceğini, bu
çeşit bir gülmeyle maskaraca bir sırıtma arasında bir uçurum olduğunu kabul etmiyor. Günümüz onun hakkını tanımayacak ve her yaptığını kötüleyecektir. Bu yazar, karşılık bulamadan, anlayış bulamadan, kimsesiz bir yolcu gibi, tek başına yolun ortasında kalacaktır. Kaderi amansızdır ve yalnızlık ona çok acı gelecektir.

"Bana gelince... Üstün bir kudret bana daha uzun uzun şu garip kahramanlarımla el ele yürümek, hayatın azametli akışını, herkesi güldürerek fakat kimselerin göremeyeceği, sezeme-yeceği, gözyaşlarıyla incelemek görevini vermiştir. Kutsal bir vecd anında kafamın korkunç bir ilham fırtanasıyla yeniden coşup ayaklanacağı ve insanların şaşkın bir ürperti içinde çok daha başka çeşit sözlerin gürlediğini işiteceği gün henüz uzaktır.

"Yola! Yola! Alnımızdaki buruşuklukları, yüzümüzdeki aşıklığı atalım! Birden hayatın akışı, uğultusu, sesleri içine dalalım."

Ya, saym okurlarım, Gogol böyle diyor işte. Her zaman dünyada bu tip eleştirmenler, düşünürler var. Çelmeciler var. Hayattan korkanlar var. Dün Gogolün karşısına bu denli çıkanlar, bugünün sanatçılarının karşısına da aynı yüzle çıkıyorlar.

Bugün, Gogole karşı çıktıkları silahlarla çağımızın sanatçılarına karşı çıkamıyorlar. Başka çeşit, başka usullerle çıkıyorlar. Ama tutum aynı.
Boşverin, yolcu yolunda gerek.
5.3.1961


Tembellik Üstüne

Hep işe yüzeyinden bakmak, işte bu kötü. Neyi alırsak alalım elimize, derinine gitmiyoruz. Derine gitmek bir çaba işidir. Dışta ne görürsek, ne gözümüze çarparsa, işte bu budur deyip işin içinden sıyrılıveriyoruz. Aydın olarak, okumuş yazmış olarak büyük günahımız bu. Hangi-işin derinine gidersen git, iş zorlaşıyor, mesele çatallaşıyor, çözümü zorlaşıyor. Bu da araştırma, didinme istiyor.

Biz hep böyleyiz. Bazı eleştirmeciler, yazarlarımıza, sanatçılarımıza "derinine gitmiyorlar, uğraşıları az" diye çatıyorlar. Hakları yok değil. Gerçekten öyle. Ben kendi işime bakıyorum da, hep yalındayız. İşin aslına varmak için çok az çabamız var. Çabayı çoğaltalım da, varsın gidemeyelim. Ben çabasızlığımdan yakınıyorum. Yazarları, sanatçıları yeren eleştirmen de aslına gitmiyor, hep yüzeyde dolaşıyor. Talkın meselesi. Tencere dibin kara, seninki benden kara. Bunu bir örnek olarak veriyorum.

Birimiz azıcık araştırmayla bir gerçek buluyoruz, ya da gerçek sandığımız bir yön buluyoruz. Sittin yıl orada pinekleyip duruyorsun, denince kıyameti koparıyoruz. Söyleyen haksız söylüyor. Çünkü o da işin derinine varmadan, araştırmadan söylüyor. Onun da iyi, güçlü bir çabası yok da, ona kızıyoruz. Belki akılsızlığımızdan dolayı, hepimiz burnumuzdan kıl aldırmıyoruz.

Ben tembelim, ben durduğum yerde pinekliyorum; ya sen? O da öyle. Biz, toptan biribirimize benziyoruz. Övüngenliğimizde çabasızlığımızdan, daha doğrusu cahilliğimizden geliyor. Gerçek yeniye ulaşamayışımız da buradan geliyor. Araştırma gücümüz, çabamız olmadığından ona buna öykünüp duruyoruz. Bundan da bir şey çıkmıyor. Öykünmek, yeni sandığın bir şeye öykünmek yenilik değildir. Durmuş oturmuş geriden farkı yoktur. Belki de biraz daha kötüdür.

İnsanoğlu araştıran, her gün yeniyi arayan, kendini aşmaya çalışan bir yaratık.

Biribirimize hep şunu söyleyelim. Durmadan, durmadan söyleyelim. Durmadan araştıralım. Bir şeyin yüzeyiyle yetin-meyelim, ondan başka gerçek olamayacağım sansak da araştıralım. Belki yeni bir yön, daha gerçek bir yön buluruz. İnsan durdu mu, bir yerde karar kıldı mı, öldü demektir, diyelim.

Önümüzde örnekler var. İnsanlar hep böyle ilerlemişler. Böyle ilerliyorlar. Bir gerçekte karar kılsaydık da, bu budur, ötesi yok deseydik, bilmem nerelerde kalırdık. Tekerleği, yelkeni bile daha bulamamış olurduk belki. Binecek at varken. At bir gerçekken. Tekerleğin ne gerekliği var, deseydik.

Biz atı bulduk ya, diyoruz. Belki de demiyoruz ya, çabamız yetmiyor. Bakın bu çabamız ne yüzden yetmiyor, diye de araştırmamız gerek.
Bu uzun girişi bir yere varmak için yaptım.

Bizim aydınlarımıza bir şey soralım, bakalım ne diyecekler? Örneğin köylü çalışkan mı, tembel mi, diye soralım.

Hep bir ağızdan: "Tembeeeel!" diye bir çığlık işiteceğiz.
Gerçekten tembel mi? Tembel derken neye dayanıyoruz? Tembelse hangi sosyal, psikolojik durum onu tembel yapmış? Tarihin, coğrafyanın bir ilişkisi yok mu bununla?

Ne bileyim, daha da nelerin ilişkisi var? Tembellik başımıza belaysa, nereden geliyor bu?

Ben şimdiye kadar şu şehirlerde kime sordumsa, kiminle konuştumsa, hep, "Köylü tembeldir. O köylü adam olmaz. Köylüyü tembellikten kurtaramazsın," sözlerini duydum.

Köyü, köylüyü savunacak değilim. Bizim köyler gibi kırk bin parçaya ayrılmış köyler milletlerin ayaklarına çelmedir. Gidiş, köyü bir gün ortadan kaldıracak. Gidiş böyle gösteriyor. Yirminci yüzyılın bilimi böyle söylüyor. Bu durumdaki köylere,çaban ne kadar büyük olursa olsun, tam uygarlığı götüremezsin. Her neyse, bu başka mesele.
Ne diyoruz, nasıl yüzeyden görüyoruz bu işleri, köylü dokuz ay yatar, üç ay çalışır.

Yeni çıkmaya başlayan İmece dergisinde Talip Apaydının yürekler paralayıcı bir yazısı var, yazının adı, "Köylü Tembel
mi?"
Köylünün tembel olmadığını söylüyor. Bir lokma ekmeği kazanabilmek için günlerce canını dişine nasıl taktığını söylüyor.
Benim de bildiğim, gördüğüm, köylü çoğunluk çalışmak zorundadır. İşin bir yönü daha var. Köylü geçinecek kadarını kazanırsa, onunla yetiniyor.
Köylünün çalışması verimsiz. Onun için çok çalışmak zorunda kalıyor. Kolay kazananları daha çok çalışmıyor. Çalışmak, daha iyi yaşamak gereğini duymuyor.

Köylü tembel mi, köylü çalışkan mı? Kestirip atamazsın. Bunun nedenleri var: Uzun araştırmalar isteyen bir konu.

Bu araştırmalara girişmeyen, girişmek istemeyen, hep yüzey gerçekleriyle yetinen bizler tembel miyiz, çalışkan mıyız? İyi biliyoruz ki, tembeliz. Tek gerçeğe, yüzey gerçeğe onu da bulmuşsak gitmenin kolaylığındayız.

Niçin tembeliz? Bunun da nedenlerini bulacak çaba gerek. O neden bizde yok?
Hep sorular, sorular, sorular...
12.3.1961
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder
azchamur
Forum Yöneticisi
Forum Yöneticisi


Kayıt: 19 Arl 2009
Mesajlar: 1279

MesajTarih: Cmt Oca 30, 2010 12:49 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

Curnallama

Curnal, köklü bir kuşkudur. Onulmaz bir korkudur. Cur-nal, türlü türlüdür. Dalkavukluktan kıskançlığa kadar içine bir sürü duygu girer. Curnal, kişinin çöküşüdür. Hangi kişi, hangi toplum curnala başvurmak zorunda kalmışsa, bil ki orada insanoğlunu yiyip bitiren kuşku, korku dalbudak salmıştır. Bin başlı ejder gibi, bir başını kesersen öteki var. Birini kesersen yerine beşi çıkar. Bir kişi, bir toplum curnala düşmeye görsün, o toplum, o kişi "harabi"ye yüz tutmuş demektir. Bir daha o kişinin iyiye dönüşü yok. O toplumun dirileceği yok. Yüreklerdeki korkuyu, güvensizliği söküp alıncaya kadar o toplum iflah olmaz, o kişiden hayır yoktur artık.

Balığın baştan koktuğu bir curnala düşen toplum, ekonomisinin temellerinin çökmesiyle yüzünü belli eder.

Gerçekler karşısında, yeni gelen düşünceler karşısında yelkenleri suya değmiş hükümetlerdir ki, curnalcılarma başvurur, curnalcılardan imdat umar. Kendine güveni olan hükümetlere, toplumlara curnalcının bir gerekliği yoktur.

Çokları diyorlar ki, curnalcılık bazı toplumlarda, özellikle bizim toplumumuzda bir gelenektir. Örnek olarak da Osmanlı sülalesi tarihini gösteriyorlar. Orada en makbul şey curnalcılık. Babayı oğula, oğulu babaya, karıyı kocaya, sadrazamı padişaha istediğin gibi curnal edebiliyorsun. Curnalm da iş görüyor, sonuç veriyor.

Osmanlı ailesi o kadar güvensiz, biribirinin gözünü, bir padişahlık için oyan bir aile ki, orada curnalcılığın baş tacı edilmemesi için hiçbir sebep yok.

Güvensizliği bir toplumdan, bir kişiden kaldır, orada curnal bütün gücünü yitirir.

Bir de açık açık tartışılan, ya da tartışılmasına imkan olmayan düşünceler vardır. Kanun o düşünceyi yasak etmiştir.

Kanunlar düşünceleri yasak etmiştir ama, ileri toplumlarda yaşayan düşünürler için, ne pahasına olursa olsun, düşünceler tartışılmaz diye bir şey yoktur. Her düşünce tartışılır. Düşünceleri, düşünceler çürütür.
Bize gelince, kanunların yasakladığı düşünceleri tartışamayız ama düşünürlerimiz Avrupaya özendiklerinden, her düşüncenin tartışılmasına taraftardırlar. Yıllar yılı bunun şampiyonluğunu yaparlar. Ne demek efendim, düşünceler zincire vurulur mu? Düşünceleri zincire vurulmuş bir toplum hiç ileri gider mi? Hür düşüncenin zaferi için ellerinden geleni de gelmeyeni de artlarına komazlar. Mesela böyle bir yazar vardır. On beş yıldan bu yana yazılarını izlerim. Bu yazar, düşünceyi curnal ettiği için, başka bir yazarın can düşmanıydı. Curnalcı yazarla fırsat buldukça alay eder, onu yerden yere vururdu.

Amma sonunda ne yaptı? Faydasına dokunan bir olayda karşısındakilerle baş edemeyince işi onları curnal etmeye döktü.

Şu yanıma yönüme bakıyorum da biribirini curnallamayan çok az kişiyle karşılaşıyorum. Başı dara gelen curnallıyor.

Curnalı ayıplayanlar, onu bir ahlaksızlık sayanlar bile, yukarıda verdiğim örnekte olduğu gibi başları sıkışınca curnala başvurmakta bir sakınca görmüyorlar.

Düşünce kısırlığıdır ki, curnaldan imdat umar.
Çürük adam, çürük toplum... Ve curnal. Bunları biribirin-den ayıramazsın.
Curnaldan kurtulmanın çaresi... Önce toplumu sağlamlaştırmanın çaresini bulacaksın. Toplumdan kuşkuyu, güvensizliği kaldıracaksın.
Bir de insanlar düşüncenin kutsallığına, onuruna inanacaklar. Curnalın utandırıcı, aşağılık bir iş olduğuna inanacaklar. Curnal hiçbir şey halletmez. Düşünceleri güzelleştiren, kutsal-laştıran, karşısındaki düşüncelerdir. Düşünceleri, karşısındaki düşünceler çürütür çürütürse.

Curnaldan, bunu bilmeyen geri toplumlar, geri kişiler imdat umarlar.
Tarihimiz boyunca, milletler arasında bir yarışma yapılsa başta geliriz, işimiz gücümüz curnallamak olmuş. Şampiyonu olduğumuz curnaldan bir hayır gelse, biz dünyanın en ileri memleketi olurduk. Bakın görün ki, şimdi ne haldeyiz. Bu cur-nalda epey iş var. Üstünde durmak gerek.
2.4.1961

Çizgi

Yeni, büyük bir çağın eşiğinden atladık. İnsanoğlu en ulaşılmaz yere, uzaya vardı. Bu, akılları durduracak bir şey.

İnsanoğlu korkunç çağlar yaşadı. Korkular, karanlıklar yaşadı. İnsan tarihi, doğa karşısında, bir ürküntü, bir hayranlık, bir korku tarihidir. Anlaşılmaz, gizine erişilmez bir şeydir evren.

Gene insan tarihi, doğa karşısında, ilk günden bugüne kadar bir zaferler tarihidir. Her gün, her geçen gün insan doğanın bir gizini çözdü. Her geçen gün doğa üstüne bir şey öğrendi.

Doğanın, evrenin gizi sonsuz. Bunun karşısında insanın gücü, insanın çabası da sonsuz. Bu yarışmada insanoğlu her geçen gün biraz daha kazanıyor. Sonsuzluklar çarpışıyor. İnsanın önüne biraz daha, biraz daha aydınlıklar açılıyor. Artık uzayın bir yanı bizim için giz değil. Giz olarak kalmayacak.

İnsanoğlu bu başarısıyla övünüyor. İnsanın evrendeki en güzel yaratık olduğuna bir daha inanıyoruz. İnsanı kutsuyoruz.

Bilimin, insan gücünün vardığı yer bizi sevindiriyor. Kendi kendimize saygımız, güvenimiz artıyor.

İnsanoğlu karşılaştığı bütün engelleri aşacak. Gagarinin uzaya varıp gelmesi, insanın ilerisi için bize büyük umutlar veriyor.

Aklımıza bir şey takılıyor. Bütün bu güç, bu çaba yanında, bir yanımız yıkık, bir yanımızdan utanıyoruz. Bilim uzaya va-np geldikçe daha da utanıyoruz bu yanımızdan. Gagarinden sonra, şöyle yanıma yönüme bakıyorum da, herkesin dilinde, gözlerinde bu yıkık, bu utanılacak yanımız var. Bunu insanoğlunun gönlünden, dilinden, kafasından atamazsın. İster istemez düşünüyor, konuşuyoruz.

Bir yanımız almış başını uzaya gitmiş. Bir yanımız yerlerde sürünüyor. Bu ayrım insanlığın en büyük derdi, en utanç verici yönü.

Ne güzel, ne güzel evrende gizler bulmak. İnsan kafasının karanlıkları delmesi ne güzel.

Ama ne kötü, bütün dünya üstünde insanın insanı sömürmesi. Birtakım insanların birtakım insanları kul köle etmesi. İnsanların ömürlerini doldurmadan hastalıklar elinden gitmesi. Bir yandan insan kafası uzaya insan gönderirken, yığmlarca insanın okuyup yazması olmaması, dünyadan habersiz, ilkel insan hayatını yaşaması, ne korkunç. Her insan kafası uzaya adam gönderecek kadar bilgili olamaz, biliyoruz. Ama böyle bir çağda da insan ilk insanın hayatını yaşar mı? İşte bizi kahreden bu. Bizi utandıran bu. Herkesin ekmek bulduğu, hiç kimsenin kimse tarafından sömürülüp kul edilmediği, herkesin en azından okuryazar olduğu bir dünya olmalıydı uzaya giden dünyamız.

Biz uzaya insan gönderiyoruz. Sevinç içindeyiz, övünüyoruz. İnsanları kutsuyoruz. Sevincimizden neredeyse toprak çatlayacak. İnsanlığa, insan gücüne güvenimiz, saygımız artıyor. Ama öte yanda bu sevincimize büyük bir insan kitlesi katılamıyor. İnsanların çoğunluğunun haberi bile olmuyor olup bitenden. O kadar haberi olmuyor ki, bu olup bitenlere hayret bile edemiyor. Milyonlarca, milyarlarca insan. İster istemez bu zaferimiz karşısında yüreğimiz cızz ediyor. Büyük sevincimizin bir yanı çöküyor. Başkasını bilmem ama, Gagarin gidip geldikten sonra, ben bu korkunç acıyı yüreğimin başında duydum.

Uzaya insan gönderen bilim, insanoğlunun eriştiği yer, bütün insanları doyurabilir, bütün insanları okutabilir, insanı insanın köleliğinden kurtarabilir.

Bir düşünün, bütün insanlar okumuş, bütün insanlar doymuş, bütün insanlar kölelikten kurtulmuş ve hür, bütün insanlar güçlerini sonuna kadar biraz daha insan olmaya, biraz daha aydınlığa kavuşturmaya harcıyor. Kim bilir, ne yaşanası dünya olur böyle bir dünya. İnsanlar hep birden dünyayı daha iyi bir dünya yapmaya çağırıldıkları zaman... Her insandan faydala-nıldığı zaman, kim bilir dünyamız nerelere varacak. İşte o zaman akıl almaz işler olacak. Göz açıp kapayıncaya kadar engeller yıkılacak.

Bir soru daha geliyor akla. Ya savaş? İnsanlar bundan sonra da savaşacaklar, biribirlerini öldürecekler mi?
Yok işte, yok işte bu olamayacak. Bundan sonra insanlar kör olmayacaklar.

Milletler, büyük insan toplulukları, uzaya gitmenin ne demek olduğunu azıcık içinde duyan, bilen insanlar buna izin vermeyecekler.
İnsan çoğunluğu, bilim toplu bir yıkıma izin verecek kadar kör değil.
Bir eşikten atladık. Biraz daha aydınlığa kavuştuk.
Karanlıkla aydınlık arasına kesjn bir çizgi çizildi.
16.4.1961


Gene Gereksiz Yasaklar Üstüne

Yasakları koyanlar, yasaklan sürdürenler düşünceden daha mı güçlü? Güçlü mü ki, iyi olmadıkları, zararları bilindiği halde sürüp gidiyorlar. Ama bu zararı hepimiz görüyoruz, biliyoruz. Biliyoruz da, zararın neresinden dönersen kardır, diyemiyoruz. Elimizi kolumuzu bağlayan ne? Şu yasakların bu millete yaptıklarını da, az çok tarih okuyanlar bilirler. Hani şu matbaayı getiren adamı, İbrahim Müteferrikayı söylemek istiyorum. Yasakların kurbanı oldu adamcağız. Bu kabaca, hepimizin bildiği, bizi geriye doğru atan bir yasağın kurbanı olduğu için, bu örneği verdim. Ya daha büyüklü küçüklü yasaklarımız?

Yasakların böylece sürüp gitmesi ne yasakların gücünden, doğruluğundan, ne de onu koyanların, sürdürenlerin gücün-dendir. Bu bizim düşün fıkaralığımızdan, tembelliğimizdendir. Bize düşünmek, düşününce de harekete geçmek zor geliyor. Yasaklara kul köle olmak alışkanlıktır biraz da. Alışkanlığı yı-,kıp atmak, onun üstüne çıkmak, ilkellikten kurtulmakla, güzelce bir düşünmeye alışmakla olur.
Bir yasak var. Bu yasak zararlı. Çok eskilerden kalma bir yasak. Durup bu yasak üstünde düşündük. Ölçtük biçtik. Bu yasak kalkarsa toplumumuza ne gibi etkisi olur, dedik. Zararı ne kadar olur, faydası ne kadar olur? Karar verdik ki, çok zararı var, hiç faydası yok. Bu yasak kalkmalı. Bu yasağın kalkması için de savaşmak gerek. Yasakları kimler tutarlar? Yasaklardan faydaları olanlar. Gericiler. İbrahim Müteferrikaya kim karşı koymuştu? Din yasağının arkasına sığınanlar. Faydası, çıkarları
olanlar. İleriye doğru gitmeye uğraşan toplumlarda yasaklarla savaşmak kolay. İnsan, yanında iyi niyetli çok insan bulabilir. Azıcık düşünmesini bilip de yasaklardan bıkmayan kişi yoktur. Gereksiz yasaklar, esirlikten beterdir.

İnsan düşüncesiyle, yüreğiyle birtakım yasaklara karşıdır. Bunu her zaman açığa vuramaz, korkar. İşte ocağımıza incir diken de bu korkudur. Toplumdan bazı büyük kişiler çıkar, yüre-ğindeki korkuyu yener. Yasaklara karşı koyar. Bir de bakar ki, yanında o kadar çok kişi var ki... Yasaklar, yasakları koyanlar çöküverir hemen. Korkulan, hiçbir zaman da yıkılmayacağı sanılan yasakların bir an içinde tuz buz olduğu çok görülmüştür. Yasaklar öylesine eskimiş, öylesine çürümüş ki, yiğitçe bir fis-kecik çökmesine yetivermiştir.

Bir de biriken yasaklar vardır. Bir toplumda yasaklar yüzyıllardan bu yana birikir de birikir. Bir de bakarsın ki, o memleket bir yasaklar yurdu haline gelmiş. Yasaktan kolunu kıpırdatamıyorsun. Bunalıyorsun. Ne olacak bu kadar yasakla? Memleket öylesine donmuş kalmış ki... Bir yasağına dokun, bin cop yağar tepene. İnsanlar da, o toplumda sayısı az olan düşünürler de, karanlığa, umutsuzluğa kapılırlar. Yasaklar yasaklara bakarak üst üste yığılırlar. Bir toplumda ne kadar yasak varsa, o yasakların üstüne o kadar yasak yığılır. Yasaklar yasakları doğurur. Yasak tarlasında yasak biter. Hürriyet gelişemez.

Çağın koşullarının dışındaki yasaklar gereksizdir. Dün sokakta oruç yemek yasaktı. Sokakta oruç yiyenin vay haline. Şimdi kimse karışamaz, sokakta oruç yiyene. Oruç yiyene karıştı mı bir tanesi, ona gerici, yobaz deriz. Kıyameti de koparırız. Bu yasak çok gerilerde kaldı.
Çağımıza uymayan bir yasağı gösterip yazıma son vereceğim. Geçende Şehir Galerisinde birtakım ressamlar bir sergi açtılar. Bunlar iyi ressamlar mı, kötü ressamlar mı, orasını ben bilmem. Bilmem değil, bu yön üstüne burada söz etmek gereksiz. Bu sergide uygunsuz resimler varmış. Polisler gelip bu uygunsuz resimleri sergiden seçip indirmişler. Alıp karakola götürmüşler. Bununla da kalmamış, galerinin elektriğini söndürüp, isterseniz karanlıkta gösterin resimlerinizi demişler. Genç ressamlar da sergiyi kapatmak zorunda kalmışlar.

Ben bu sergiyi gördüm. Karakola götürülen resimleri de gördüm. Bakın size anlatayım. Birinci tabloda üç kişi var. İkisi polis, birisi bir genç adam. Genç adam polislerin arasında. Polisler kollarından tutmuşlar, delikanlıyı götürüyorlar. 28 Nisan olaylarının resmi. Bence ustalıklı, güzel bir resim bu. Bir ressamımız çıkmış da bu güzel günümüzün resmini yapmış, diye sevinmeli değil miyiz? Sonra bu resme benzer fotoğrafları, iki polis arasında götürülen delikanlıların fotoğraflarını şehir şehir alanlara asmış değil miyiz? Öyleyse bu resmi alıp da nasıl karakola götürürüz? Bunu aklım almıyor.

İkinci tablo. [CENSORED] köylüler ocak başında ısınıyorlar. Ne sefil, ne de ayağı yalın köylüler. Oturmuşlar efendi efendi ısınıyorlar. Bunun ne günahı var da alır karakola götürürsünüz?

Üçüncü resimde, sırtında tırpanları olan köylüler ekin biçmeye giderler. Vallahi bu kadar. Eeeee ne var bunda? Ne ayakları yalın, ne sıska, üstelik de dağ gibi, sağlıklı köylüler. Şimdi de ressamlarımız sağlıklı köylüler yapıyorlar diye mi karakola götürüldü bu resim? Ben anlamadım.
O nonfigüratif ressamlar var ya, salt çizgi çizip renk sıvayanlar... Onlara artık hak veriyorum. İstedikleri gibi boya sıvasınlar. Canları sağ olsun. Yerden göğe kadar hakları var. Bu resimleri karakola götürülen ressamlara tavsiye ediyorum, nelerine gerek 28 Nisan, köylü möylü. Nonfigüratif resim yapsınlar. Rahat.
Aydınlarımıza da salık veriyorum, yasaklara karşı biraz daha savaşsak iyi ederiz.
30.4.1961


Yönlerimiz

İnsanların bir yönü var, iyi, hoş. İnsanları buraya kadar çekip getiren, onları ilkelliklerinden çekip alan, ne bileyim ben, insanı insan yapan yönleri bu yönleridir. İnsan da doğa gibi, doğadaki her şey gibi, evren gibi, evrendeki her şey gibi -daha evrenin ne olup ne olmadığını iyice bilmiyoruz ya- değişen, ilerleyen bir yaratıktır. İnsan kısmının mayasında, şöyle toptan ele alacak olursak, devrim yapma, ilerleme çabasını daha çok buluruz. İnsan tarihi, çok ağır da olsa, bir ilerlemeler tarihidir. Acaba insan, doğanın ona verdiği üstün özelliklerle, bugünkü durumundan daha ileriye gidemez miydi?

Bütün bu ilerlemesine, mağaradan çıkıp atom çağma, uzay çağma varmasına rağmen, bugün biz bunu yeterli görmüyoruz. Buraya kadar gelebilen insan, bu çabayla daha önemli işler yapabilirdi. Bu halde olmayabilirdi. Örneğin, bu dünya, çağımızda, dahası var, çağımızdan iki yüz, üç yüz, beş yüz yıl önce bile böyle olabilirdi. Böyle değil, iki yüz, üç yüz yıl önce insanın insanı soyması, öldürmesi bitebilirdi. Bu yüzkarası işlere daha çok önceleri de son verilebilirdi.

Elimizdeki kıstas, o günkü mağaradan bugünkü uzay çağına varan insandır.

Bugün insanın bu geriliği hoşumuza gitmiyor. Uzaya gidecek kadar uygar olmak, atomun gücünden faydalanmak, güzellerin güzeli. Ama insanın insanı sömürmesi kadar çirkin, aşağılık, iğrenç işleri daha sürdürüp götürmek kötü. İnsanın insanı öldürmesi, insanların bunu savaş perdesi arkasında hoş görmeleri, meşru saymaları inanılmayacak kadar, insan soyuna, insan usuna yakışmayacak kadar aşağılık.
Bu nereden geliyor? Herhalde bir tane değil, beş tane değil, bir sürü sebebi olacak bunun.

Bu kadar büyük ayrıcalığı bir iki sebepte aramak, ya da bulmaya çalışmak o kadar doğru olmaz sanırım.

İnsan ne kadar ilerleme çabasında olan bir yaratıksa, o kadar değilse de hemen ona yakın, alışkanlıklarının kulu bir yaratık.

Alışkanlığımız tembelliğimizdir. Alışkanlık kolay, bir şey yapmak, başarmak, yeni bir adım atmak, bir bilinmezi bulmak zor. Bir bilinmeze gitmek korkulu. Bir aydınlık, bellenmiş yoldan yürümek kolayların kolayı.
Bilinmezin, yeni bulunmuşun insanı çeken, sevindiren bir yönü yok mu? İnsan, her gün, her saat yeni bir şey öğreniyor, yeni bir şey yapıyor. Yeni bir giz çözmeye uğraşıyor. İnsan yeni gizler için canını veriyor. İnsanın mayasındaki güzellik bu güzellik.

Bu alışkanlık belası!.. İnsan soyunun başının en büyük belalarından birisi bu. Bir yerde tutturuyoruz, körün değneğini bellediği gibi, "sittin sene" onun ardından gidiyoruz.

Hepimiz, hiç farkına varmadan, ya başkalarınca çizilmiş bir yoldan gidiyor, onun aşılmaz sınırına giriyor, kul oluyoruz. Çok güçlüysek kendimize yeni bir yol çiziyor, bir yer buluyoruz. Bu sefer de kendi koyduğumuz sınırın içine kapanıp kalıyoruz.

İnsanın mayasındaki en büyük kötülüklerden birisi de alışkanlık kötülüğüdür, desek nasıl olur dersiniz.

Şöyle durup da bir düşünürsek görürüz ki, şu doğadaki bütün hareketler sonsuz. Sonsuz, çeşitli. Başka başka. Doğada sınırlı, sonsuz olmayan bir tek şey yok diyebiliriz. Diyebiliriz ki, her şey biraz da biribirine benziyor. Gene diyebiliriz ki, ne kadar benziyorsa o kadar ayrı. Benzerlikler de sonsuz, ayrılıklar da sonsuz.

Şu her şeyi sonsuz dünyada, değişen dünyada her gün yeni bir hareket, yeni bir oluş bulabiliriz.

Bunun için alışkanlıklarımızdan kurtulmamız, başkalarının koyduğu, bizim koyduğumuz sınırları aşmamız gerek.

En ilkel insan, alışkanlıklarının en çok kulu olan insandır. İleri, kültürlü insan sonsuzluğun, sonsuz düşüncenin, oluşun, hareketin kapısını daha çok zorlamış insandır.

Dedik ki, her an bir sonsuzlukla karşı karşıyayız. İnsan kafası her an yeni bir düşünceye hazır. Ama ne yazık ki, biz doğada, insan kafasında birtakım sınırlara inanmışız. Her hareketin ve düşüncenin sonsuz olduğunun farkında bile değiliz. Kafamızla, gönlümüzle birtakım sınırların içine kapanmış, dönüp duruyoruz. En ileri, en geniş, sınırları en parçalamış insanda bile birtakım alışkanlıklar oluyor. Çalıştığı, sonsuzu zorlamaya başladığı anlar bile karşısına alışkanlıkları dikiliyor. Çalışmasını, yeni yeni oluşlar, hareketler, düşünceler bulmasını engelliyor. Şunu kafamıza iyice sokmalıyız ki, smır yok o kadar. Sınırları çoğunluk biz yaratıyoruz. Şunu iyice bilmeliyiz ki, bir küçücük karıncanın hareketinde bile sonsuz değişiklikler, başkalıklar var.

Doğa o kadar kalabalık ki... Ol<adar bitmez tükenmez ki... O kadar sınırsız ki... İnsan düşüncesi o kadar sonsuza, sınırsıza gidebilir ki... Biz şimdi bu insan sonsuzunun, sınırsızlığının neresindeyiz? Ne kadar zamanda buraya gelebildik? Alışkanlıklarımız, her şeyin sonsuz olduğunu bilmememiz, kafamızı ona göre hazırlamamamız bize kim bilir neler kaybettirdi?
2.7.1961

Film Sansürü Üstüne

Dünyanın her yerinde film sansürü vardır. Neden vardır, o da ayrı bir konu ya. Varsın olsun. Filmciliğin, bütün imkanlarına, hem de büyük imkanlarına rağmen, emeklemesi, öteki sanatların eriştiği yere erişememesi belki de bu yüzdendir. Belki diyorum, bunun bir sürü sebepleri olabilir. Örneğin film önce bir ticaret işidir. Bunu da kırmak zordur. Bütün imkanlarına rağmen bu belalı sanatın bu halde kalması ticarete alet olmasından da ileri gelebilir.

Ortada büyük bir gerçek var ki, film, çağımızda en güçlü, en etkili, imkanları en çok olan bir sanattır.

Uluslar gittikçe film sanatına çok önem veriyorlar. Festivaller, boy boy sinema dergileri, gazeteleri, ne bileyim, daha bir sürü şeyler... Armağanlar. Say sayabildiğin kadar. Sonra uluslar son yıllarda büyük bir film eğitimine de giriştiler.

Bize gelince, devletimiz bu büyük sanata, daha doğrusu yüzyılımızın sanatına hiç mi hiç önem vermemiştir. Devletimiz hep bu yönde gölge etmiştir. Ortaya attığı, başımıza anlayışsız bir heyula gibi diktiği film sansürüyle de bu işin en aşağılık bir yerde kalmasını sağlamıştır.
Bizim sansür ne yapmıştır? Ne kadar kaliteli, bir diyeceği olan senaryo geçmişse eline, hepsini türlü sebeplerden dolayı reddetmiştir. Ne kadar kendini bilir, yazdığı bir şeye benzer yazar varsa bu sansürün kara listesine geçmiştir. Film sansürünce bu kişilere senaryo yazdırılmaması prodüktörlere salık verilmiştir.


1
Bir ikisini dışında tutacak olursak, o bir ikisinin de yaptığı filmler pek ahım şahım şeyler değil ya, film çeviren rejisörlerimizin hiçbirisinin bir dünya görüşü, durmuş oturmuş bir sanat anlayışı, bir film anlayışı yok. Bir eğitimi yok. Yılda yüz film yapılan Türkiyede filme şu kadarcık benzeyen bir film çıkmıyor. Doğru dürüst bir şeyler yapmak isteyenlerin de ne yeterli bir kültürleri, ne yeterli bir eğitimleri, ne de güçleri var.
Bizdeki filmler, yani şu Türk halkının görüp seyrettiği filmler birer yüzkarası. Hiçbir filmimizin ne bir gerçekle, ne insani bir şeyle uzaktan yakından bir ilgisi yok.

Bizim film sansürünün asıl ödevi bu her yıl yüzlerce piyasaya dökülen filmleri yasak etmek olmalıydı. Gerçekten Türk halkına büyük iyilik etmiş olurdu o zaman. Halbuki Türk Film Sansürü ne yapmıştır? Ne kadar kaliteli, iyi senaryo varsa reddetmiştir.

Şu bizim filmlerden on beş tanesini gördüğünü söyleyen dünyanın ünlü prodüktörlerinden birisi bana dedi ki:
"İnsan onuru adına bu filmler piyasaya çıkarılmamalıydı, film sanatı hiçbir memlekette bu kadar aşağılık bir yerde değil. Sizin bu rejisörlerinizin, böyle filmler yapıp da halkın karşısına çıkabilen rejisörlerinizin okuryazarlığı var mı? Ya da ömürlerinde orta halli hiçbir film görmemişler mi?"

Bu işte herkesin günahının olduğunu söyledim. Sansürün, yazarın, bilhassa prodüktörün günahı olduğunu söyledim.

Sonra da düşündüm ki, iyi sanatçı, kaliteli rejisör hangi şart altında olursa olsun bir şeyler çıkarabilir. Ya da çeker gider. Bir daha bu sanatın yüzüne bakmaz. Koşullarını bilmiyor değilim. Viran kalası hanede, diyorlar. Viran kalası hanenin karşısına, viran kalası sanat dikilirse gerçek sanatçı viran kalası haneyi yakan sanatçıdır. Dünyada iyi sanatçıların çoğu viran kalası haneyi göze alanlar arasından çıkmıştır. Sanatta aşağı yukarı, viran kalası hane girince araya, hepimiz aynı şeyi yapıyoruz. Film rejisörleri daha çok yapıyorlar.

Yeni Anayasa çıktı. Antidemokratik kanunlar değiştiriliyor. Şu bizim şanlı sansür de Anayasaya göre elbette ayarlanacaktır. Bir şeyler yapmamız gerekiyor.

Artık biz bile biliyoruz ki, bu film sanatı çağımızın en önemli sanatı. Buna gereken ilgiyi göstermemiz gerek. Hem de çok gerek.

Sansürü ters çevireceğiz. Kaliteli senaryolar yasak edilmeyecek. Bir yere gelmiş, bir sanat ölçüsüne varmış, bir dünya görüşü, bir insan anlayışı olan senaristlerin eserleri yasak edilmeyecek. Onlara yardım edilecek. Onların çevrilmeleri için elden gelen yapılacak. Denemelere girişen rejisörlere saygı duyulacak. Aydınlarımız ve hükümet ona elini uzatacak. Şimdiye kadar bizde böyle bir babayiğit çıkmadı ama, çıkabilir.
O kalitesiz, o baldırbacaklı, o gözü yaşlı, o usdışı, o pespaye senaryolara izin verilmeyecek. Taş çatlasa izin verilmeyecek. İnsan onuru adına, ulus selameti adına izin verilmeyecek.

Bunun ölçüsü ne diyeceksiniz? Bunun ölçüsü o kadar zor değil. Memleketin değerli kişilerinden, yani sanatçılarından, bilginlerinden bir kurul ortaya çıkarılacak.

Sonra kaliteli film yapanlara büyük yardımlar yapılacak. Örneğin kaliteli filmler için Fransız hükümeti büyük para armağanları veriyormuş. Yardım yapmanın bin türlü çeşidi var. Ama buna sanatçılardan, bilginlerden yapılan Film Kurulu karar verecek. [CENSORED] yanlışlıklar, haksızlıklar olmaz mı? Elbette olacak. Ama ötekilere bakarak çok daha az olacak.
Bir de film öğretimi yapan kurumlara çok gereğimiz var. Örneğin burslar verilebilir. Büyük film yurtlarında kabiliyetli gençler çalışabilir. Okuyabilir.
Yani dünyadaki insanlar, uluslar film sanatı için ne yapıyorlarsa, hangi yoldan gidiyorlarsa biz de o yoldan gidelim. Bu kadarı bile bize yeter de artar.

Ne olursa olsun, bu onur kırıcı kepazeliklere bir son verilsin. Bu millete yazık. Sahiden bu millete hiç mi acımıyoruz?
16.7.1961
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder
azchamur
Forum Yöneticisi
Forum Yöneticisi


Kayıt: 19 Arl 2009
Mesajlar: 1279

MesajTarih: Cmt Oca 30, 2010 12:53 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

Haksızlık

Dün bir arkadaşımla karşılaştım, ilk sözü:
"Haksızlık ettin," dedi. "Bu adamlar hiçbir şey yapmadı-larsa, azıcık gayret de mi göstermediler?"

Geçen pazar burada yazdığım "Film Sansürü Üstüne" adlı yazımı söylüyordu. Haksızlık ettiklerim de film rejisörlerimiz olacaktı.
"Gayret de mi göstermediler?"

Arkadaşımla bu gayret üstüne konuştuk.
Bana, haksızlık ediyorsun diyen arkadaşım:
"Bir yerde haklısın," diyordu. "Bu arkadaşlar filmciliğimize bir şey getirmek değil, filmciliği mahvettiler. Ama gayretleri, iyi niyetleri... Birkaçını tanıyorum, bunlar iyi bir şeyler yapmak için çırpınıyorlar. Bir şey yapamıyorlar. Koşullar ellerini kollarını bağlıyor bunların."

Gayretleri üstünde durduk. İkimiz de aradık taradık, bizim aslanların büyük gayretleri için bir örnek bulamadık sinemamızda. Gayret olarak bir iki film üstünde durduk. Bunların ya-pılışındaki iyi niyet vardı, emek vardı, ama film yoktu ortada.

Sonra bir karara vardık. Gayret dedikleri şey bir bütündür. Örneğin sinemayla ilgisi olmayan bir adam istediği kadar iyi niyetli olsun, gayretli olsun, iyi bir şey yapmak için her şeylerini koysun, o adam iyi bir film yapabilir mi? Elbette yapamaz.

Bunun için ne ister, bir sanatçı gücü. Sanatçı gücü de yetmez. Bilgi, görgü ister. O da yetmez. Bir sanat, bir insan anlayışı ister. İyi niyetten önce, gayretten önce birtakım şeyler istiyor.

Bu üstünlük var mı bu arkadaşlarımızda? Düşündük, taşındık, rejisörlerimizi teker teker gözden geçirdik, hiçbirisinde bu bütünlükten bulamadık. Bir de bizim sansürün kötü tutumu ortaya çıkınca, en iyi niyet, en güzel gayret bile beş para etmiyor.

Öyleyse yüz film çekilen bir memlekette hiçbir iyi film çıkmamasında bütün günah bu adamların mı? Koşulların hiç mi günahı yok? Koşullar getirse, zorlasa, iyi sanatçı çıkmam da çıkmam diye diretir mi? Diretse bile koşullar onu çıkmaya, iyi birtakım işler yapmaya zorlamaz mı?
Sansüre, rejisöre çatmayı bir yana bırakıp koşullara mı çat-malıyız? Yılda çıkan yüz film içinden ayrıksı bir iyi film neden çıkmıyor?
Biliyoruz ki, en kötü koşullar içinde sanatta ayrıksılar vardır. Böyle ayrıksı bir iş bile bizden neden, bir çiçekle yaz gelmese de, neden çıkmıyor?
İşte bunun üstünde önemle duralım. Bu, gerçekten bir araştırma konusu olmaya değer. Koşulları yırtan bir tek, bir tek adam. Demek ki, bizde öyle adamlar da yok. Bence bu bir kötümserlik. Bizde büyük ressamlar var. Koşullarımız büyük ressamlar yetiştirmeye elverişli mi? Bizde büyük şairler var. Koşullarımız büyük şairler yetiştirmeye elverişli mi? Bırakalım büyüğü küçüğü, ama bizde resim, şiir, hikaye, roman var. Ama bizde sinema yok.

Diyeceksiniz ki, sinemanın ayrı özellikleri, imkansızlıkları var. Zor bir iş. Tek kişinin işi değil. Birtakım unsurların bir araya gelmesi gerek iyi sinema olması için. Bizde tiyatro da var. Tiyatro da bir tek kişinin işi değil. Hazırlıklı bir adamın gayreti tiyatromuzu bir yere getirebilmiş.
Tiyatromuza devlet yardım etmiş, diyebilirsiniz. Çelmele-memiş. Tiyatromuzun bir uzun geleneği de var, diyebilirsiniz.
Öyleyse elimizi kolumuzu bağlayıp oturalım mı? Birtakım insanlara haksızlık ediyoruz, diye yazmayalım mı? Hiç olmazsa biz bir gayret göstermeyelim mi?

Film yapımcısının günahı büyük bu işte. Buna, bir diyelim. Rejisörlerinki de büyük. Buna, iki diyelim. Sonra da sıralayalım. Gazetecinin, yazarın, film oynatan sinemacının... Ben de bizim sinemamıza, çevrilsin diye hikaye verdim. Sinemayı çok sevdim. Şunu burada söyleyelim ki, romanlarıma, hikayelerime gösterdiğim gayreti sinema hikayesine gösteremedim. Bunun nedenlerini burada sayıp dökmenin bir gereği yok. Kendimi savunmak da bir şeyi değiştirmez.

Bu işte en büyük günah, bunu iyice belirtelim ki, hükümetin. O baş belası sansürün. Gerçekten, o kötü senaryolar tasdik-çisi sansürün.
Bizim sansür o hale gelmiştir ki, ödevi yalnız kötü senaryoları seçip tasdik etmek olmuştur.

Rejisörlerimizin bir gayret göstermemeleri, yüz film içinde filme benzer bir film çıkmaması bu yüzden olmasın? Bunun üstünde de duralım. Gerçekten rejisör arkadaşlarıma haksızlık etmiş olmayayım? Memleketinin, insanının gerçeğini söyletmezlerse neyi söyleyebilirsin? Bu düşünce doğru görünüyor bana. Bir tek kişinin bile ortaya çıkmaması... Ne dersiniz?

Bu da var, bu da var. Ama rejisör arkadaşlarımın gayretlerini, hazırlıklarını da iyi biliyorum. Gene de büyük bir haksızlık ettiğimi sanmıyorum.

Geçen yazımda da dediğim gibi, yüreğinde olan, ne yapar yapar, bu koşullar içinde de bir şeyler yapar.

Şimdi bir yol bulalım. Türk halkını bu yüzkarası filmlerden kurtaralım. Hiç olmazsa kurtarmaya gayret edelim.

Şunu da mı yapamayız, bu filmleri böyle usdışı, insan dışı halden de mi kurtaramayız? Böyle gerçekdışı hallerden de mi?
Çağımızın bu bir numaralı sanatı gelin görün ki, bizim elimizde ne korkunç hallere düşmüş. Ayıp bir şey olmuş. Aydınlar, bilim adamları, hükümet adamları, yazarlar, rejisör arkadaşlar, gene de bu halden kurtulmanın bir yolu yok mu?
23.7.1961

Politika

Kim yapmışsa yapmış. Hangi gelenek getirmişse buraya kadar getirmiş. Bizde politika dedikleri çok yanlış anlaşılmış. Belki de bir Doğulu geleneğin sonucu. Şu Doğuyu da bir iyice tarif etmek gerek ya. Ama aşağı yukarı Doğunun ne olduğunu hepimiz biliyoruz.

Bizde politika bir yere geçmek, bir mevki kapmak için yapılıyor. Mevki hırsı belki hırsların en çirkini ama, en güçlüsü değil. Mevki için politika yapanlar en çürük temele basmaktan başka bir şey yapamazlar. Yel nereden eserse oraya gidiyorlar. Tutundukları bir yer, bir inanç yok. Doğru belledikleri, hak belledikleri bir şey yok. Gününü gün etmek. Gününü en güzel geçirmek.

Bakın şu yanınıza yönünüze, bir politikacı bugün ak dediğine yarın kara diyor. Salt faydası nereye götürürse oraya gidiyor. Boynu tohtlu köleler gibi.

Memleket, vatan sözü ediyorlar. Onlarca vatan, memleket, memleket insanları çok değerli! Ama bu değerin istediğini, hakkını vermeye gelince, vatan için iyi bir şey yapmaya gelince, onlar yoklar. Burada haksızlık mı ediyorum, diye düşünüyorum. Bir memleketimiz var ki, her bakımdan kalkınmak, ileri olmak için çok imkanları var.

Şu demokrasi işini ele alalım. DP 1946'da kurulduğunda demokrasi savaşına atılan kişilerden kaçı Milli Şef diktatörünün hapisanesinden çıkmıştı? Demokrasi uğruna bütün hayat-larmca ne yapmışlardı? Biliyoruz ki, hepsi daha önce Milli Şef diktatörünün en birinci adamlarıydılar. Bir kısmı da dalkavuğu. Milli Şefe muhalif olanlar da vardı içlerinde. Ama demokrasi düşüncesi için değil. Kişisel, küçük çıkarları için Milli Şefe düşmandılar. Milli Şef onları ya mebus, ya vekil yapmamıştı. Ya da kişisel çıkarlarının önüne geçmişti. Ya da istedikleri mevkii onlara vermemişti.
Bütün çıkarcılar, fırsat bulunca, demokrasi kisvesi altında, Şefe karşı savaşa atıldılar.

Sonu ne oldu? Demokrasi oldu mu? Benim düşündüğüme göre, bu sosyal koşullar içinde bizim yurdumuzda demokrasi zor gerçekleşir ya, demokrasiye benzer bir şey gelebildi mi yurdumuza? Bir yağmacılar saltanatı kuruldu. Başka türlü de olamazdı.

Demokrasi halkın bir zorlamasıdır. O da kendi koşullarını kendisi hazırlar.
Bunu da geçelim.

Çok belalı bir çağı yaşıyoruz. Milletimiz uyanık. Milletin çoğunluğu çıkarının nerede olduğunu biliyor. Burada kimsenin bir günahı yok. Çağımız böyle getirmiş. Millet çoğunluğu artık akla karayı seçmeye doğru...

Çağımızdaki, bu gözünü açmış halkın önündeki politikacı, artık Doğulu gelenekten gelen politikacı olamaz. Artık çağımızdaki Doğulu politikacının başı belada. Onun, halkın elinden kurtulabilmesi diye bir şey yok. Millet, böylesi politikacının ipliğini çok çabuk pazara çıkarıyor.

Çürük politikaya bir örnek, halkı umursamazlığa bir örnek vermek istiyorum. Yeni kurulan partilerden birinin daha doğru dürüst bir programı yok. Vebali günahı boynuna. Ben öyle duydum. Olsa bile ne gerekirdi, diyeceksiniz. Eski tas eski hamam. Efendim, bu parti programını seçimlerden sonra yapacakmış. Peki bu, oy isteyeceğin halka hakaret değil mi, a efendi? Bir demokrasi savaşında milletten ne için oy isteyeceksin? Tabii alavere dalavere. Yani biraz da istim arkadan gelsin.
Daha çok örnek verirdim ama, ne gereği var. Bunların ne kadar ilkesiz olduklarını hepimiz bilmiyor muyuz? Felaketin nereden geldiğini artık hep bilmiyor muyuz?

Çağımızda politikacı en namuslu, en doğru adamdır. Bir ilkesi, bir düşüncesi olan adamdır. İlkesi, inancı, düşüncesi uğruna hayatını, gerekince kellesini koymuş adamdır.

Eğer demokrasiye inanmışsa, eğer sosyalizm uğruna savaşıyorsa, onun için yalnız bu vardır. Onun için inanç, evladü ayalden de, hayattan da, kelleden de üstündür. O, mevkie ilkelerini gerçekleştirmek için geçecektir. İktidarı insanlara, memlekete iyilik etmek için isteyecektir. İktidar onu kullanmayacak, o iktidarı ilkeler, düşünceler ve iyilikler için kullanacaktır. Çağımız politikacısının karakteri budur. Çağımızda gerçek politikacılar şan olsun diye, kişisel faydalan için değil, düşüncelerinin, milletlerinin faydası için politika yapıyorlar. Çoğu zaman da kişi olarak bu işten zararlı çıkıyorlar. Bütün ömürlerini, bile bile, hiçbir şey beklemeden harcıyorlar. Kelleleri gidiyor.

Bu, düşünceleri için politika yapanlar sıkışınca, başlan dara gelince, yani Yassıadadakiler gibi düşünce, insan tortuları haline gelmiyorlar. Büyük umutlarının ateşinde geleceği insanca, yiğitçe karşılıyorlar. Çağımız böyle politikacıları çok gördü.

Bizde de artık halk yutmuyor. Artık yutmayacak da. Düşüncesi uğruna, ilkeleri uğruna her şeylerini koymuş politikacısını bekliyor halk.
İşte böyle adamlar yurdumuzda çoğaldıkça, biz de her gün biraz daha, biraz daha iyiliğe gideceğiz. Çağımıza layık insanlar olacağız.
1961

Yasaklar

Yasaklar, geri toplulukların özelliklerinden birisidir. Bunu biliyorum. Çok iyi biliyorum ama, bir türlü de üzüntüden kurtulamıyorum. Bizde öylesine yasaklar var ki, akıl almaz. Nereye koyacağını, nereye oturtacağını bilemezsin. Akılla, düşünceyle bağdaştıramazsın. Şu bizirrr toplumda, hani savaşacaklarına bunalanlar var ya, bir an için de olsa onların haline düşmemeye imkan yok.

Bizim toplumumuzdaki ileri geçinenler, ileri insanlar bunalacaklarına, tepeden gülüp geçeceklerine, geriliğin bir sonucu olan yasaklarla savaşsalar daha iyi ederler. Bir ilericinin gücü, ışığı, birçok gericinin gücünden, karanlığından daha fazladır. İlericiler, gerçekten ileriliğe inanmış kişilerse, sahteci değillerse, ister istemez savaşa atılırlar, o zaman da gericiler ışık görmüş yarasaya dönerler. Baykuşa dönerler. Yerlerinden kıpırdayamazlar.

Mahmut Makal Bizim Köyü yazmıştı. Bizim Köy gibi bir kitap o zamana kadar alışmadığımız bir şeydi. Kıyametler koptu. Çünkü Mahmut Makal korkunç yasağı kırmıştı. Gericilik baykuşuna ışık tutmuştu. Müthiş bir telaş başladı. Nasıl olurdu efendim, nasıl olurdu da bir insan kalkardı da Türk köylerinin bu yanını, bu korkunç sefaletini ortaya bütün çıplaklığıyla atardı. Bu olacak iş miydi? Bu iş vatanseverlikle bağdaşamazdı. Sayın okurlarım, bana inanın, Bizim Köy için aynen böyle yazdılar, böyle düşündüler. Bu iş, Türk köylerinin sefaletinin açıklanması, vatanseverlikle bağdaşamaz, dediler.

Ne olmalıydı? Türk köyleri orada, binlerce yıllık ilkel hayatı içinde öyle yaşamalı, hayatını korkunç sefalet içinde sürdürüp gitmeli, biz bunu açığa vurmamalıydık. Masaldaki gibi, "Aman ne cici köylerimiz var, ne uygar, ne refah saadet içinde köylerimiz var. Yaşasın köylerimiz. Anadolu köylerinin amanın bu saflığı bozulmasın," mı demeliydik? Türk köylerinin sefaletini kimse yazmasaydı, kimse bilmeseydi, ne geçerdi elimize? Aklı olan azıcık düşünür, ne geçerdi? Hiç. Ama bir milyon hiç, eğer hiçin ölçüsü varsa. Yabancılar bizim bu halimizi bilmeme-liymiş. Akla bak hele, yabancılar senin nerede olduğunu, hangi ilkel hayatını yaşadığını senden bin kere iyi bilirler. İnsanların iyi ya da kötü yaşadıkları biliniyor artık. Gelip görmese de, bilime vuruluyor, senin gücün hemen anlaşılıyor.
Geriliğimizi, sefaletimizi saklamak, şu koca dünyada devekuşu gibi saklanmaya çalışmamız, demektir. Yasaklar zararlıdır. Yasakla kötülüğün önüne geçemezsin. Bir şey saklamakla onu ortadan kaldıramazsın. Hele insan sefaletini hiç kaldıramazsın. Eğer Anadoludaki hayatımız bu haldeyse, bunun çoğunluk sebebi yasaklardır.

Bir mesele gün ışığına serilince üstünde tartışılır. Ondan sonradır ki, bunun bir çaresi, bundan kurtulmanın bir yolu bulunur.
Meselelerimizi deşmekten korkacak kadar, millet uzaya gidip geldikten sonra ilkel olmayalım. Hem kendimize, hem millete yazık ediyoruz. Devekuşluğu hiçbir şeyi halletmez. Her şeyimiz, geriliğimiz açık açık. Açık açık meselelerimizin üstüne eğileceğiz.

Yasaklarımız öylesine gülünç ki... İster istemez bu halimize
acıyoruz.

Bir gün Kayserideydim. Kıyı mahallelerden birinde bir kümbetin fotoğrafını çekiyordum. Alıp karakola götürdüler. Durdurup da, bir yabancı, bir köylünün resmini zor çeker bizde. Ne olurmuş yani, kıyamet mi kopar? Varsın Türk köylüsü perişan, yoksul desinler. Bu bir gerçekse, yoksul demelerinden ne çıkar? Ama bir şey derlerse, işte bu dedikleri şey zorumuza gitsin. İşte bunu dedirtmeyelim: Türkler, yoksul, okumamış köylülerini bu halden kurtarmak için hiçbir şey yapmıyorlar.

İşte bu korkunç. İşte bu utanılacak bir şey. İşte bu gerilik. Ama-nın bütün dünyaya yoksulluğumuzu gösterelim. Faydası olur. Yoksulluğumuzun önüne geçmek için, çabamızı da gösterelim. Bu daha güzel olur.
Bir film yapmak istiyorsun. Orada ayağı yalın köylüler olamaz. Neden olamaz? Anadoludaki kadınların yüzde sekseni ayakkabı giymez. Öyleyse neden filme girmez bu? Bu yasak. Bu yasağı hangi vatansever kafa koymuş? Vatanseverliği nasıl tekeline almış? Peki biz bu yasaklara karşıyız? Biz o beylerden bu vatanı daha az mı severiz? Vallahi şaşılacak iş.

Aşık Veyselin hayatını anlatan bir film yapılmıştı. Film Veyselin köyünde çekilmişti. Veyselin gençliği köyde. Kıraç, ağaçsız, yalnız bir köy. Veyselin gençliği Osmanlı devrinde geçmiştir. Buraya kadar filme, bu köye izin verilir. Ama Veyselin son yıllardaki hayatı da aynı köyde geçer. Geçmiştir. Zavallı rejisör ne bilsin. Veyselin bugün de hayatının geçtiği köyü olduğu gibi çeker. Köy, Veyselin gençliğinde aynı, bugün de aynı. Bugün aynı olamaz. Sansür şırrak diye keser. Türkiyede böyle köy kaldı mı? Yaşasın sansür. Hiç böyle köy olur mu Türkiyede! Ne haddine! Her bir yanı gül gülistan etmedik mi? Sonra efendim, filmin son kısmını yasak etti sansür. Bugünkü gördüğümüz, içinde yaşadığımız Veyselin köyü Osmanlı çağının köyü olarak kaldı. Onun yerine modern bir çiftlik buldular. Veyselin köyü filmde Osmanlı köyü olarak kaldı. Bu çiftlik de Veyselin modern, şimdiki köyü oldu. Filmin sonu öyle komik ki... Traktör sesini duyan Veysel gülümsüyor seviniyor. Ben biliyordum ki, zeki, büyük Veysel, kuş uçmaz, kervan geçmez köyünü böyle traktörlü, bahçeli köy haline getiren yalana gülüyordu. Bu yalanlardan ne kazandık? Veyselin Osmanlı köyü bütün se-faletiyle orada durup durur. Film de geldi geçti. Bir tek işe yaradı, o da, düşünce kıtlığımıza, düşünce yoksulluğumuza bizi güldürdü.

Efe filmi yapamazsın, neden? Osmanlı zamanında adamlar dağa çıkmışlar. Efelik bir gelenek olmuş. Yapamazsın. Neden? Söyler misiniz? Hiçbir şey söyleyemezler.
Benim Beyaz Mendil adında bir senaryom vardı. İyice bir film oldu sonunda. Filmin bir yerinde düğün kurulur. Anadolu düğün evlerinin üstüne bayrak asarlar. Biz de filmde bayrak astık. Bu, bu milletin geleneği. Olmaz efendim. Sansür, üstü bayraklı evi filmden kesti attı. Gördünüz mü bu milletin gerçeklerini tanıyan insanları...
Bu, bizdeki film sansürü öylesine komik, öylesine acıklı ki, örnekler versem, yerim olsa da örnekler versem, güle güle kırılır, ağlaya ağlaya ölürsünüz.

Bizdeki bir yasağı daha söyleyeyim. Atatürk zamanında, Şükrü Kaya İçişleri Bakanı iken, Halk Şairleri şehirlere uğraya-maz olmuşlar. Jandarmaya görünemez olmuşlar. Jandarmalar, polisler zavallıları tutup tutup dövüyorlar, sazlarını kırıyorlar-mış. Sazları, geriliktir diye, bir sivri akıllı yasak edivermiş. Bu yasak, saz kırılması bir iki yıl sürmüş. Sonunda Atatürk duymuş da, amanın ne yapıyorsunuz, demiş. Demiş de bizim aşık-cılar yakayı kurtarmışlar.

Pater Pancali diye bir Hint filmi görmüş, o film için bir yazı yazmıştım. Bu filmdeki kadar korkunç sefalet parçalarını hiçbir sanat eserinde görmedim. Ne oldu? Ben bu insanları o korkunç sefalet içinde sevdim. Bu insanlar, sefaletin yenemediği insanlardı. Filmi gördükten sonra, şuna inandım ki, Hint halkı yoksulluğu yenecek. Bu film bütün dünyada gösterildi. Hint milleti bundan ne kaybetti? Aksine, Hindi seven binlerce, milyonlarca ödenlikli yürek kazandı. İnsanlar Hint halkının sefaletinden kurtulacağına inandılar. Bu filmden önce, biz Hintteki yoksulluğu bilmiyor muyduk? Biliyorduk, biliyorduk ama, Hint halkını bu kadar sevmiyorduk.
Yasaklar, böyle gereksiz, gülünç yasaklar bizim toplumumuz için her zaman zararlı olmuştur. Nereden gelirse gelsin bu yasakların birçoğu vatanımız için, vatanımızın ilerlemesi için bir tehlike olmuştur.
Yasaklarda ölçüyü kaçırmayalım. Ölçüyü kaçıranlarla da savaşalım. Yasaklar gericilerin kaleleridir. Bu kaleleri el ele vererek yıkalım. Meselelerimizi açık yürekle, apaçık, korkmadan tartışalım. Daha faydalı olur. Yurdumuz daha çok kazanır. Devekuşu mu? Şu devekuşuluktan bir şey kazandığımızı, kazanabileceğimizi söyleyecek bir tek aklı başında insan çıkarsa, ben bu söylediklerimin hepsini söylenmemiş sayacağım. Var mısınız?
1961
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder
azchamur
Forum Yöneticisi
Forum Yöneticisi


Kayıt: 19 Arl 2009
Mesajlar: 1279

MesajTarih: Cmt Oca 30, 2010 1:01 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

Kuşku Çağları

İlk günden bu yana insan kuşku içindedir. Demem o ki, insan kendi kendini bildi bileli kuşku içinde. Kuşku karanlığı içinde. Dört yanını bir kuşku, bir korku karanlığı sarmış ki, deme gitsin. İnsanoğlunun en kutsal çabası karanlığını, kuşku duvarını yıkmak için giriştiği büyük uğraştır. Her gün biraz daha, biraz daha kuşku duvarını yıkmak için didinme. İnsanoğlunda en övünülecek yön...

İlk insanlar bilisizdir. Tek tek yaşarlardı. Tek tek yaşamak, işini tek başına görmek... Kuşku, korku karanlığını iyice yüklenmek, onun içine boylu boyunca düşmek demektir.

İnsanların kuşkuya, korkuya ilk dur demeleri, karanlıklarını ilk birazcık yırtmaları, toplum haline gelmeleriyle olmuştur. Daha önce insan insandan korkardı. İnsan tabiattan korkardı.

Toplum haline gelince, bir dayanışma, korkuya, kuşkuya biraz daha etkili karşı koyma başladı. Kuşkuları, korkuları yenmek için insanlar türlü işler icat ettiler. Türlü dinler yaptılar kendilerine. Türlü görenekler yaptılar. Türlü geleneklerin ardından gittiler.

İnsanın belki de en büyük savaşı, kuşkuya, korkuya karşı olmuştur. İçinde bulunduğu karanlığa karşı olmuştur. Bilmemek, bir karanlık içinde kalmak, her zaman da böyle olmak, insanları kuşkunun korkunun içine atmıştır.

Diyebiliriz ki, insan ilerledikçe korkuları da azalmıştır. Acaba bunu diyebilir miyiz? İnsan kuşkusu, korkusu azaldı mı, azalmadı mı, bunu nasıl bir ölçüye vurup da bir sonuca varabiliriz?

İnsan tek tek yaşamanın yüklediği karanlıktan, kuşkudan çıkıp da toplum haline gelince, toplum savaşları başlamıştır. Hem de en pisi pisine savaşlar... Baskın savaşları. Bir gece uykudayken öldürülüvermek korkusu... Sonra harpler, hastalıklar, salgınlar, kıtlıklar korkusu... kuşkusu...

Toplum daha ilerlemiş, salgın hastalıkların önüne geçilmiş... Kıtlıklar, düpedüz aç kalarak ölmekler azalmış.

Ama buna karşılık, gittikçe daha çok insan öldüren, memleketler yıkan, bir anda toplumları yok eden savaşlar gün geçtikçe, her gün geçtikçe büyüyen savaşlar korkusu ortalığı almış.

Tarih boyunca, insanlara bakacak olursak, ne olursa olsun toplum olmaya gittikçe, gelenekler ortaya çıktıkça, dayanışma gerçekleştikçe kuşku da azalmıştır. İnsan rahat bir soluk almıştır. İnsanoğlunun en kutsanacak yanı, her gün biraz daha dayanışmaya gitmesidir. Kurtuluşu bu dayanışmada, biribirine inanmakta bulmasıdır.

Çağımıza gelinceye kadar, yani toplum işlerine bilim karı-şmcaya kadar insanlar, ne kadar kuşkudan, korkudan kurtulma savaşı vermiş olurlarsa olsunlar, ne derece bir dayanışmaya varmış olurlarsa olsunlar, kuşku, korku içindeydiler. Tabiata, yönetenlere, kişilere güvenleri yoktu. Bilimin karışamadığı, elinin dokunamadığı toplumlara bozuk düzen toplumlar diyoruz. Bilimin işe karıştığı memleketlerdeki düzenli toplumlar birazcık daha kuşkularını, korkularını yenmiş durumdalar.

Geçenlerde Cumhuriyette arkadaşımız Sabahattin Eyuboğlu kuşku üstüne, bizim toplumumuzdaki kuşku üstüne güzel bir yazı yazdı.* Ben de bu yazıyı ona imrenerek yazıyorum. Bir de arkadaşımın o yazıda dokunmadığı bir başka yöne dokunmak için yazıyorum. Eyuboğlu, bozuk düzen toplumlarda kuşkunun başköşeye oturtulduğunu, güvenin yakınma bile yanaşıl-madığını söylüyordu. Kişilerin biribirlerine, yöneticilere, yöneticilerin kişilere güvensizliklerini söylüyordu.
Bizim toplumumuz bozuk düzen bir toplumdur. Yerini bulmamış, oturamamıştır. Böyle bozuk düzen toplumlarda gemisini kurtaran kaptandır. Altta kalanın canı çıksın. Bu yapıda bir toplumda kuşkudan başkası yürümez. Korkudan başkası sökmez. Güven dediğin anka kuşu hiç mi hiç böylesi toplumlara uğramaz. Bir kurt gibi de kuşku ve korku toplumun içine girer, onu yer. Çürütür. O toplumu korku iflah etmez. Bizim iflah olmamamızın sebeplerinden birisi de kuşkudur.

Biribirimizden korkuyor, ürküyor, kuşkulanıyoruz. Biliyoruz ki, şu toplumda öbürüne kazık atmayacak az insan var. Bunun nedenini soracak olursanız, bu toplum, "gemisini kurtaran kaptandır" toplumudur.
Biz, insan olarak bu toplumda biribirimizden kuşkulanıyoruz, korkuyoruz. Polisten korkuyoruz. Düşüncemizi söylemekten korkuyoruz. Polis de bizden korkuyor. Memur başmdakin-den, başındaki de memurundan korkuyor. Köylü kentliden, kentli köylüden kuşkulu. Onların ilişkilerini ayarlayacak bir düzen kurulamamış. Ne bileyim ben, herkes herkesten, herkes her şeyden korkuyor.

Yokluktan korkuyoruz. Açlıktan korkuyoruz, kuşkulanıyoruz. Ama korkuların en yamanı, en büyüğü, yakamıza en çok sarılanı, gelecek korkusu. Yarın ne olacak, diye ödümüz patlıyor. Zenginin öyle, yoksulun öyle, ağanın öyle, paşanın öyle. Çolu-ğun öyle, çocuğun öyle. Yarın ne olacağız? İşte insanı kahreden, insanı bitiren, insanı insanlıktan çıkaran korku, kuşku, ürküntü bu. Bu gelecek korkusunu dünyada bizim gibi alt edememiş daha birçok memleket var. Ama hiçbirisi bizim kadar değil. Bizimki, çok başıbozuk bir toplum olduğundan, güvensizliğimiz de haliyle daha büyük, daha korkunç. Daha yaşanmaz.
Şimdi çağımızın karşılaştığı korkular, gelecek korkusu, gelecek.
İnsanlar bu iki korkuyu da yenecek. Onların da üstesinden gelecek.
Bir düşünür, en büyük iş, diyordu, insanın kişisel meseleleriyle baş başa kalmasıdır.
Örneğin savaş korkusunu atıp, gelecek korkusunu atıp, açlığı yokluğu atıp kişisel dertlerle baş başa kalmak. Onların korkusuna bir çare aramak.
İnsanoğlu her gün bir parça daha çok ışık görüyor. Bir parça bir parça daha çok ışık. Işık gittikçe büyüyor.

İnsanlar gelecek korkusunu, savaş korkusunu, açlık, işsizlik korkusunu yenecekler.

Biraz daha düzen, biraz daha dayanışma, bunların ardından nur topu gibi bir güven...

İşte ondan sonra kişisel meselelerimiz: Neden ölüyoruz? Amma da çabuk ölüyoruz. Bu dünyaya neden geldik, neden gidiyoruz? Bunun bir çaresi var mı? Ölüm korkulacak bir şey midir? Şu evren dedikleri akıl sır ermez şey ne mene iştir ki, bilinmez.

Son sözüm, insan kuşkusunu, korkusunu yendikçe, yenme çarelerini buldukça, biraz daha, biraz daha ışığa yöneliyor.
18.12.1961
(Sabahattin Eyuboğlu, Mavi ve Kara, sayfa 84 Birinci basım)


Güme Giden
Bizim işimiz, leyleğin ömrü dedikleri. Yıllardan bu yana hep gürültü patırtı. Ne var ortada? Şu milletin hayatında azıcık bir değişiklik görüldü mü? Yani iyiye doğru, ileriye doğru demek istiyorum. Gerisin geri epeyi gitmişliğimiz var. Bunu inkar eden yok. Hani şu demokrasi dedikleri, başladığı zamanlar bir şeye benziyordu. Bir umut veriyordu. O umudumuzu da gözümüzde koydular.

Şu bizim yüce bilim kişilerimiz, yüce aydınlarımız ve yüce politikacılarımız demokrasiyi de kendi kafalarına benzettiler. Gücün yeterse çık işin içinden.

İnsan bir bunalım içinde kalıyor. Yalnız iftira ediyorlar, yalnız sövüyorlar, yalnız yalan söylüyorlar. Muhalefet deyince yalnız bunu anlıyorlar. Azıcık bir düşünce kırıntısı var mı sözlerinde, yazılarında? Yıllardan bu yana elle tutulur bir söz söylemiş, bir yazı yazmış varsa buraya gelsin... Yok, yok, yok... Koskocaman bir laf kalabalığı içinde yuvarlanıp gidiyoruz.
Bir de dedikodu makinası işliyor ki, aman Allah... Herkes bayılıyor dedikoduya. Bakın bütün gazetelerde dedikodu sütunları türedi. Gazeteler birazcık kendilerini tutmasalar bütün sayfalar dedikodu yazılarıyla dolar. Millet de bayıla bayıla okur. Bakın, yakında bu gidişle, göreceksiniz, bir dedikodu yazarı şu bizim Babıalide bir başyazardan daha çok para alacak, daha çok değeri olacak. Gidiş onu gösteriyor. Bir iki yıl önce bizde bir spor modası vardı. Bir spor edebiyatı türedi ki, görülmüş değil. Bizim yokuşta kime baksan spor yazarıydı. Şimdi de herkes dedikodu yazarı. Ne yapsın çocuklar, ekmek parası.

Bir toplum böyle köksüz, yoksul, amaçsız bir hale gelirse, o toplumdaki insanların birinci işi dedikodu olur. Evde dedikodu, sokakta, çarşıda pazarda, gazetede, her yerde dedikodu... Yedisinden yetmişine kadar dedikoduyla geçinen bir bölük...

Sonra da dipsiz başsız çatışmalar, her gün sayfa sayfa ana avrat sövmeler. Sanattakiler sövüyor, sözüm ona, bilimdekiler sövüyor, politikadakiler sövüyor. Önüne gelen tartışma adına, düşünce adına, önüne gelene sövüyor. Sonra efendim, sonra sonra halk da sövüyor.
Bir keşmekeş, kimin ne dediği anlaşılmıyor. İyi ki anlaşılmıyor. Bir kulak verip de bu keşmekeşi can kulağıyla dinledin mi, irkiliyorsun. Bu kalabalıkta, keşmekeşte insan bir şey var sanıyor, gürültüye patırtıya bakıp... Kulak verip can kulağıyla dinleyince, bir de bakıyorsun ki, bütün bir yıllık, beş yıllık, bir yüzyıllık gürültü bir incir çekirdeği doldurmamış. Bu boş gürültü de birtakımlarının işine yarıyor. Bu boş gürültüye o faydaları olan birtakım kişiler kaynaklık ediyorlar.

Bu kadar söz ettik boş gürültü üstüne. Bu yanda bunca hırgür. Ötede kendi kaderine yüzyıllardır terk edilmiş bir memleket.

Doğuda açlık var. Avrupanın kıyıcığmda, tam yirminci yüzyılın ortasında bir memleketin halkı aç kalıyor, düpedüz aç kalıyor. Yani yiyecek bir lokma ekmek bulamıyor. Yani sofralar türlü yiyeceklerle donanırken, elin adamı kuş sütünü beğenmezken, sonra efendim elin adamları fezaya uçarlarken, elin adamları buğdaylarını denizlere dökerlerken, elin adamları buğday ekmesinler diye çiftçilerine prim verirlerken Doğu Anadoluda insanlar aç kalıyorlar. Daha sayayım mı? İşte biz bunun karşısında, yukarda anlattığım durumdayız. Sağ olsunlar vatandaşlarımız çok hamiyetlu, faziletlu, dirayetlu, haşmetlu. Doğuya yardım ettiler de onları açlıktan kurtardılar. Yardım ettik ya, onlara bir lokma ekmek gönderdik ya, vicdan huzuru içinde oturur, dedikodumuzu yaparız. Af için canımızı veririz. Sonra daha neler neler yaparız. Sonra sövüşürüz. Kim ne karışır. Düşünceye saygı da duyarız. Düşünmesini bilmeyen halkla da alay ederiz. Hepimiz birkaç dil biliriz. Yığın yığın kitap oku-muşuzdur. Sonra, şu yeryüzünde var mı bize yan bakan, deriz.

Doğuda açlık var. Ne yüzden böyle bir felaket gelir insanların başına? Nerde o koca diplomalı sosyologlar? Nerde o vatan için can veren politikacılar, irili ufaklı bilim aslanları nerede? Doğuya kim gitti, ne yüzden bu açlık, bize kim söyledi? Kıtlık dediler çıktılar, yağmurlar yağmadı dediler çıktılar işin içinden. Bu kadar mı? Bu kadar ya, ne istiyorsunuz daha? Kökü dışarda olanlar, kötü düşünceliler, bu vatanı sevmeyenler her yerde bir kulp ararlar zaten. Kıtlıktır bu, bu yıl vurur, gelecek yıl geçer gider.

Ey iyi düşünceliler, iş hiç de öyle değil. Ben o yüreği yanmış bilim adamlarından değilim. O kötü düşünceli dediğiniz, kötü kişilerden biriyim. İş hiç sanıldığı gibi değil. Yeni bir gerçek de atmıyorum ortaya.
Eeey iyi düşünceliler, bu vatanı canlarından çok seven asil kardeşlerim. Anadoludaki açlık yüzyıllardan bu yana sürer... Buraya bir nokta koyup geçelim.

Türkmenin, yani bir zamanlar göçebe olan Türkmenin bir huyu varmış. Güzel bir yer bulup konarlarmış. Yer verimli, diz boyu ot. Yaban meyveleri dallarda, odunu bol... Suyu gürül gürül... Çadırlarını kurdukları yer de tertemiz. Aradan birkaç yıl geçermiş, çadırları kurdukları yerden pislikten çıkılmaz olurmuş, hayvanları o güzelim otları köklerinden sökerlermiş, meyveler dallardan yok olurmuş, ormanı keçi yermiş, yakarlar-mış... Sonra Türkmen bakarmış ki orada iş yok, çeker başka güzel bir yere konarmış. Büyük göçlerin sebebi, göçebeliğin büyük sebebi, toprağı öldürüp, ölen topraktan yakayı kurtarıp başka bir toprağa kapağı atmaktır.

Sonra biz de göçebeyiz ya, Anadoluya kapağı atmışız. Uzun maceralardan sonra, bir sürü topraklar öldürdükten sonra Anadoluyu yurt tutmuşuz. Fırsat bulsaymışız, burayı da öldürdükten sonra başka yere gidecekmişiz. Bütün bunları tarih söylüyor. Yalan doğru, benim sayım suyum yok bu işte. Dünyanın bir yanını almışız ama, buradan da bir daha çıkamamışız. Biz bu Anadoluya geldiğimiz zaman topraklar Cennet gibiymiş. Otlar, ormanlar, bahçeler... Hani şu ot bitmez Anadolu kıracı var ya, böyleymiş. Batıdaki Orman Fakültelerinde Türklerden önceki Anadolu diye bu söylediğim ders olarak okutu-
85
luyor. O zamana bir diyeceğim yok. Adam sürüleriyle gelmiş, sürüleri ot yiyecek. Keçileriyle gelmiş, ormanı bitirecek. Ekecek biçecek. Kurak olacak da başka bir diyara göçüp gidecek. O zamanın yaşama yasası bu.
Sonra yirminci yüzyıl gelip çatmış. Bu toprağın ölümü yalnız bizde olmamış ya, bütün dünyada da olmuş. Dünyadaki insanlar topraklarını diriltmek için korkunç bir savaşa girişmişler. Bir hasta insana bakar gibi bakmışlar hasta topraklarına. Gübre fabrikaları mı, orman yetiştirmek mi, göller yapmak mı, sulama mı, toprağın kurtarıcısı uzmanlar mı, neler de neler... Biz ne yapmışız? Orman varsa kesmişiz. Allah ne verdiyse, ne kalmışsa... Ot varsa yakmışız. Göl varsa kurutmuşuz. Sonra ne olmuş, gün geçtikçe Anadolu çöl olmuş. Sonra ne olmuş, Ana-doluda açlık yakamıza yapışmış.

Bizim akıllılarımız bunu kıtlık sanıyorlar, gelip geçici sanıyorlar. Bu geldi gitmez. Ben söylemiyorum, topraktan anlayan bilim adamları söylüyorlar. Ölmüş toprağı kolay kolay dirilte-mezsin, diyorlar. Ölmüş toprak, üstündeki insanı iflah etmez, diyorlar.

Bir iki faziletlu vatandaşın yardımıyla bu iş oldu bitti sanıyoruz.
Ben diyorum ki, yıllardan bu yana orman orman, su su, gübre gübre, toprak ölüyor, ölüyor, diye bağırdım. Bu yazar da konu bulamıyor dediler. Alın şimdi size konuyu. Çıkın bakalım işin içinden.
Eski tas, eski hamam. Hiç kimse şu toprağı diriltmeye yanaşmayacak. Böyle gidecek.

Bu yerden ben aydınlara, politikacılara çok seslendim. Etmeyin, eylemeyin, vallahi gidiyoruz, açlık geliyor, dedim. Aldırmadılar.
Şimdi ağalara sesleniyorum, aslan ağalarım, güzel ağalarım, size akıl vermek gibi olmasın, şu toprakları, şu suları, şu ormanları -ne kalmışsa- siz kurtarın. Kurtarmak sizin daha çok işinize gelir. Neden ki, derseniz, toprağın verimi artarsa, örneğin bire beş yerine bire elli verirse toprak, siz daha çok kazanacaksınız. Bire beş veren topraktan beşte üç. Bire elli veren topraktan ellide otuz. Bunu hiç akıl etmediniz mi? Öyleyse neden

kurtarmıyorsunuz şu topraklan? Şimdi İstanbullarda yaşıyorsunuz. Toprağın verimi artınca İsviçrelerde yaşarsınız. Bakın hesap gün gibi ortada. Haydin güzelim ağalar, kollarınızı sıvayın, bir umut sizde.
Bir keşmekeş, bir gürültü patırtı... Sütun sütun dedikodu yazıları, gün boyu yediden yetmişe dedikodu. Ve karşımızda açlık çeken, mağara hayatı, on bin yıl önceki hayatı yaşayan insanlar... Bütün bu korkunç şeyler bu keşmekeş içinde gürültüye gidiyor. Devekuşu örneği. Bu şekilde yakasını kurtaran deve-kuşunu bilen var mı?
Güzel ağalarım, aslan ağalarım, bir umut, tek umut sizde.
4.2.1962


Yiğit Yazarlar Çağı

Biz ne söylüyoruz, eşitlik olsun, insan insanı kul etmesin, insan hür olsun diyoruz. Çağımızda yaşayan bir yazar için bundan daha doğal bir istek olur mu? Bundan daha iyi niyetli, bundan daha güzel. Dünyadaki tekmil arık yazarlar bunu istiyorlar. Kimse de onlara ne yapıyorsunuz, gözünüzün üstünde kaşınız var, demiyor. Bu söylediklerimi artık yazarlar yüz, yüz elli yıldan bu yana istiyorlar. Yazarlar, halkların söyleyen dilleridir. Ve yazarlar, çoğu zaman üstlerine aldıkları bu sorumluluğun altından, büyük çabalarla kalkmışlar, kalkıyorlar.
Bizim yurdumuzun gerçeği, başka milletlere bakarak belalı gerçek. Bizim yazarlarımız da bu sorumluluğun altından karınca kaderince kalkmaya çalışıyorlar.

İnsanlarımız toprak kölesi. Birçok insanlarımız mağaradan beter evlerde yaşıyorlar. Gidin Doğu Anadoluya, binlerce köy göreceksiniz, evleri yeraltında. Bunlar yerüstüne çıksın istiyoruz. İstediğimiz o kadar küçük bir istek ki, bunları yerüstüne çıkarmak zor mu? Bizim insanlarımız arasında taş kovuklarda yaşayanlar da var. Bizler, yazar olarak bundan utanıyoruz.

İnsanlarımız bu hallerden nasıl kurtarılabilirler? Birçoklarımız, bunun bilimsel yollarını da söylüyorlar.

Okullarımız yok. Yüzde seksenimiz okuryazar değil. Diyoruz ki, deneyi yapıldı. Köy Enstitülerini açmadan halkımızı okutamayız.
Ormanlarımız yok oluyor. Bilim adamlarından tanıklar da gösteriyoruz. Bunun çaresini de gösteriyoruz. Kimse tartışmak gerekliğini bile duymuyor. Sanki taşa, rüzgara söylüyoruz.

Ağalar, iş yapan bir kaymakamı faydaları uğruna sürdürüyorlar. Biz bütün çıplaklığıyla ortaya döküyoruz bunu. Kıyametler kopuyor. Tıs yok.
Geriliklerle, hükümetlerin yanlış işlemleriyle kıyasıya dövüşüyoruz. Çoğumuz hapislere giriyor.

Bizim şu güzelim yurdumuzu bir yasaklar yurdu haline getirmişler. Öyle gülünç, korkunç yasaklarla karşı karşıya kalıyoruz ki, incir çekirdeğini doldurmaz. Amanın etmeyin eylemeyin, bu yurt bu yasaklardan dolayı bu halde kaldı. Bir bir ispatlıyoruz. Söylediklerimize gülen bile bulunmuyor. Boşluklara söylüyoruz acımızı.

Bütün dünya bizim geride kalmış bir toplum olduğumuzu bangır bangır bağırıyor. Ellerinde açık açık, doğru istatistikler var. Ne yer, ne içeriz, nerde yatar kalkarız, herkes herkes hepsini biliyor.

Biz de bunu inkar etmiyoruz ki, işimize gelince, her fırsatta, biz geri kalmış bir toplumuz, diye bağırıyoruz. Resmi kişiler, bilim adamlarımız, hepimiz söylüyoruz.

Hepsi güzel, iyi... Ama bunu roman olarak yazdın mı kıyamet, piyes yaptın mı kıyametin kıyameti. Hele sinema, yaklaşa-mazsın. Bir sansür ki, soluk aldırmıyor. Heyula gibi karşında.

İşte bizim yazarlar bütün bunlara karşı koyuyorlar. Karşı koyunca ne oluyor? Gericilerle ve hükümetle çatışıyorlar. Bu yüzden başlarına olmadık haller geliyor.

Bu arada halk ne yapıyor? Haklı olarak böylesi yazarları kahramanlaştırıyor. Yazarlık ölçüsü bir yana itilip, ortada bir yiğitlik ölçüsü kalıyor.

"Vay babam vay, adam bir roman yazmış ki, her sayfasında yoksulluk. Yazar değil, kahraman. Safi yürek bir adam."
"Vay babam vay, adam bir piyes yazmış ki, bu adam bu piyes yüzünden hapse girmezse ben de elimi ta kökünden keserim. Bir yazar ki, ne yazar, ağaları bir tefe koymuş ki, olmaya gitsin. Hiç mi hiç korkmuyor. Kelleyi tüm koltuğa almış."
"Bir röportaj yapmış ki... Röportaj derim sana. Olursa bu kadar olur. Sıtmadan ölenleri, çeltikçilerin dalaverelerini bir söylüyor ki, bu yazarın gözüne bir görünür var."

"Bir film ki, eğer sansür de bu filmi tasdik ederse... Ne yapmışlar, filmde yalınayak köylü göstermişler. Bravo adamlara. Büyük yiğitlik. Yalınayak köylü ha!"
Gerçekten de yazarlarımız yukardaki gibi övgülerle karşılaşıyorlar. Yukardaki söylediklerinden dolayı kötülenmeseler, başlarına türlü işler getirilmese, istediklerini, memleket gerçeklerini diledikleri gibi yazabilseler... Bunları yazmak olağan bir uğraş olsa, kimse yazarlarımıza kahraman gözüyle bakmaz. Yazarlar ödevlerini yapıyor, derler, geçer gider. Dünyada öbür yazarların ödev olarak yaptıkları işleri bizim yazarlar kötülen-mek, hapislik, açlık pahasına yapıyorlar. Bundan dolayı da yalnız, halkça, yiğitlikleri yönünden tutuluyorlar, seviliyorlar.
Varsın, övülsünler, kahraman sayılsınlar, buna bir diyeceğim yok. Üstelik azdır bile derim. Halk, hiçbir şey veremediği yazarına hiç olmazsa gönlünü veriyor, derim.

Oysa bunun dışında iyi, güçlü, gerçekten bir havası olan, bize güzel dünyalar veren yazarlarımız var. Bunlar, büyük bir çabayla insanlarımızın, memleketimizin gerçeklerine eğilmişler.
Yoksulluğu, eşitliği söylemek, söyleyebilmek artık yiğitlik olmaktan çıkmalı. Bunlar yazarların birinci ödevi olmalı.

Bir yazarın eşitliği savunması, ezenlere, sömürenlere karşı koyması çağımızda çok olağandır. Bunu ödev olarak kabul etmeyeni kimse insanlık ödevini, yurttaşlık ödevini yapmış bir yazar saymıyor. Bizde de böyle olmalı değil mi? Nerdeeee...

Bunlar olağan sayıldığı gün, yazarlarımız yurt gerçeklerinden söz açtıkları zaman, ne kadar acı konuşurlarsa konuşsunlar, başlarına bela gelmediği, yani yiğit yazarlar çağının geçtiği gün özlediğimiz demokrasiye yaklaşmış oluruz.

Diyeceksiniz ki, yiğit yazarlar çağı hiçbir zaman, hiçbir memlekette geçmeyecek.

Benim demem odur ki, çağımızda olağan sayılan, bir yazara ekmek gibi, su gibi gerek olan, eşitlikten, yurdunun gerçeklerinden söz açması, yiğitlik isteyen bir iş olmasın. Başka memleketlerde değil.
Bunun için gayret etmeli. Bunun için çalışmalı.
84.1962

Çamurcular, Çamur Atar Boyuna

Sabahattin Eyuboğlu geçen gün yazdığı bir yazıda, Arthur Miller'la birlikte soruyordu: "Hep çamur atanlar mı haklı?" Böyle bir soru hiçbir memlekette sorulmamalıydı. Çamurculuk, düşüklük demektir. Çamurcunun haklı olduğu bir memleketi düşünememeliyiz bile. Ne yazık-ki, o hale geliyoruz ki, bağırıyoruz ki, "hep çamur atanlar mı haklı?" Çamur atanlar haklı olur mu? Bunu insanlar düşünmeli mi? Böyle de bağırmalı mı?

Düşünceyi düşünceyle yenemeyenler, kötü kişiler, zayıf kişilerdir hep çamur atanlar. Güçleri olan, düşüncelerinin güçleri olan kişiler hiç çamur atma gerekliğini duyarlar mı? Alana göğüslerini gere gere çıkarlar, işte benim düşüncem şu, ben şöyle şöyle bir adamım, derler. Düşüncelerinin, kişiliklerinin sağlamlığına sığınırlar.

Onun gibi düşünmeyenler, onun gibi olmayanlar ya onun düşüncelerini kendi düşünceleriyle çürütürler, ya da karşısından çekilirler, çekilmek zorunda kalırlar. Düşünce pazarı er meydanıdır.
Çamur en ilkel, ilkelin ilkeli bir iştir. Yazık ki, çok çok yazık ki, insanlar bu çamur işini çokça kullanıyorlar. Bu yüzden insanlık, onurundan kaybediyor. İnsanlığın bir yönü çöküyor.

Bizim memleketimiz bir çamurcular memleketi. Yalnız çamur atanlar mı haklı, sözünden de daha beter, beterin beterinin karşısındayız. Şimdi biz var gücümüzle bağırabiliriz: Yalnız çamurcular mı gözde? Yalnız çamurcuların mı sözü geçer bu memlekette? Yalnız onların mı dediği olur?

Çamur atmak gelişmemiş, zavallı, namussuz adamın işidir. Elinden çamur atmaktan başka bir şey gelmez adamın işidir. Dünya geniş, yani düşünebilen, enine boyuna dünyayı, insanları düşünebilen bir kişi çamur atacak kadar onurundan olamaz.

Çamuru insanları vurmak için atıyorlar. Başka türlü, güçleri yetmiyor. Karşıdaki insanları yenecek ellerinde hiçbir çareleri kalmıyor. Öfkeye kapılıyorlar, kin bağlıyorlar, atıyorlar çamuru. İlkel bir toplumda da en çok tutan şey çamurdur. Çünkü ilkel insan bir işin enini boyunu düşünemiyor. Düşünemeyince de atılan çamuru hemencecik kabul ediyor. Bu yüzden toplumda ödevleri yalnız çamurculuk olan kişiler çoğalıyor. Gelişmiş bir toplumda çamurculuk o kadar sökmez. Bizim toplumumuzda yalnız, insanlara çamur atmakla ün yapmış, geçimini yalnız be yalnız çamurdan çıkaran kişiler vardır. Bunlar gittikçe de ço-ğalıyorlar.

Bizde son yıllarda çamur o kadar revaçta ki, bazıları ner-deyse sokaklara dökülüp bağıracaklar: "Çamur alır, çamur satarız."
Sayın okurlarım, çamurdan çok çektim. Bütün gençliğim çamur içinde geçti. Küçük bir kasabada yaşıyordum. Oradaki bazı kişilerin işi gücü çamurdur. Bir kişiyi yıkmak mı istiyorlar, gelsin çamur. Torostaki eşkıyalarının ellerindeki silahtan daha güçlüdür çamur silahlan. Kasalarındaki paralarından, ovadaki çiftliklerinden daha güçlüdür çamur silahları. Burada daha önce de yazdım. Şimdi sırası gelince de gene yazayım. Gençliğimde eşitsizliği görüyordum. Köylünün ezilmesini, sömürülmesi-ni görüyordum. Sıtmadan kırıldıklarını görüyordum. Bütün bu işleri birkaç adam, faydası için yapıyordu. Ben de bunlara gü-cümce karşı koymaya çalışıyordum. Önce bana bir şey yapamı-yorlardı. Sonra ellerine bir çamur geçirdiler ki, vay anam vay! Bir çamur ki, çamur derim sana. Her hafta bir kere evimde yabancı devletlerle konuştuğum telsizimi arıyorlardı. Etmeyin eylemeyin, ben ömrümde bir kere olsun bile telsiz yüzü görmedim. Gerçekten de görmemiştim. İlk olarak telsizi 1952 yılında Ağrıdağma çıktığımızda askerlerde gördüm. Bir kere çamur çamurdu. Nasıl inandırırsın? Bir kere öyle tutan bir çamur bulmuşlardı ki sömürücüler, bu çamurlarından vazgeçebilirler miydi? Bende telsiz olmadığını, olamayacağını, benim casus olamayacağımı bu çamur atanlar bilmiyorlar mıydı? Ben bu çamur atanları tutuyor, soruyordum: "Yahu ne yapıyorsun, ben daha telsiz görmedim. Sonra siz benim telsizim olduğuna inanıyor musunuz?" Gülüyorlardı. Yüzüme karşı da söylüyorlardı. "Senin telsizin olmadığını, senin hiçbir zaman telsizle konuşmadığım biliyoruz. Bizi ahmak mı belliyorsun? Ama gene de senin telsizin var. Gene de düşmanla konuşuyorsun. Kalk kalkabilirsen altından. Bütün köylü de buna inanıyor."

Zavallı, fıkara, küçücük dünyalı köylüler de benim telsizle konuştuğuma, vatanı sattığıma inanıyorlardı. Bir zaman, düşman bakışlar altında, hakaretler altında o hale geldim ki, boğuluyordum. Kasabadaki arzuhalci dükkanını kapattım, kendimi kasabadan dışarı zor attım, iyi de yapmışım. Bazan çamur işe de yarıyor. O çamurcular olmasalardı, ben de sittin sene kasabamda kalırdım.

Şehirlere geldim, yazar oldum, ama arkamdaki çamur daha bitmedi. Küçücük kasabadan daha sırtıma çamur yağıyor. Hem de öylesine bir yağıyor ki...

Geçenlerde Milliyet gazetesinin röportaj yazarı arkadaşım Halit Çapın kaymakam olayı üstüne röportaj yapmak için Kadirliye gitmişti. Otobüste bir ağaya rastgelmiş. Söz, dönüp dolaşıp bana gelmiş. Ağa demiş ki: "O mu, onu biz biliriz. Hem de kanını, ciğerini biliriz. Onu siz bilseniz... Vay babam vay. Geçende kasabaya geldi. Elinde bir alıcı verici radyo vardı."
Otobüstekileri de tanık göstermiş.

"İşte bunlar hep biliyorlar. Kasabaya geldiğinde elinde ma-kinası vardı."
Otobüstekiler:
"Hepimiz gördük," demişler.
Ağa, tanıkları da buldu ya:
"Anlamıyorum," diye bağırıyormuş. "Böyle bir adamı nasıl yaşatırlar? Böyle bir adam nasıl yazar olur da gazetelerde yazar? Hem buraya elinde alıcı verici radyo merkeziyle geliyor, memleketin neyi var nesi yoksa düşmana bildiriyor, hem de yazar oluyor? Hem de dışarda elini kolunu sallaya sallaya geziyor."

Gençliğimde folklor çalışmaları yapardım. Folklor üstüne kitaplarım, çalışmalarım vardır. Bu hastalığım gene depreşti. Kırdım sardım, taksitle küçücük bir ses makinasını aldım. Kasabaya giderken de türküler, masallar toplamak için götürdüm. Kasabada bulunduğum sürece de türküler derledim.

Şimdi o ağa, elimdekinin ses makinası olduğunu bilmiyor muydu? Bilmez olur mu?

Makinayı fırsat bildi ya, köylüler ses makinasınm ne olduğunu bilmiyorlar ya, gelsin çamur. Hem de tutar. Köylüler, ses makinası bilecek kadar görgülü olsalardı, onun bu çamuru söker miydi? Bu, küçücük bir örnek.
Ya şehirdekiler? Onlar da sırtlarını halkın görgüsüzlüğüne, bilgisizliğine dayayıp veryansın ediyorlar çamuru. Köy Enstitülerini halk kör, sağır kalsın diye kapattılar. Attıkları çamur tutsun diye kapattılar. Üstelik de Köy Enstitülerini çoğunluk çamur gücüyle kapattılar. Köy Enstitüleri için öylesine çamur imal ettiler ki, azıcık aklı olan, azıcık düşünebilen o çamurlara kapılamaz. Ama Türkiyede öylesine bir çamur ortamının gelişmesi için öyle bir çaba gösteriyorlar ki, çamur şıppadak tutuyor. Bir zavallı söz vardır. Güneş balçıkla sıvanmaz, derler. O çamurla sıvanmayan güneş başka memlekette. Bizde güneşi çamurla öylesine sıvıyorlar ki, çalışıp çabalıyoruz, didiniyoruz da azıcık olsun güneşin ucunu çamurdan göremiyoruz.

Gericilerin bir dergisi çıkar. On yıldır bu derginin işi gücü çamur atmak. Ben bir gün olsun o dergide çamursuz bir tek satır görmedim. Bu derginin düşünce sermayesi çamur, çamur, çamur... Bu çamurları yutacak insanlar olmasa, bu dergi yaşayabilir mi? Bu derginin okuyucularını tanıyorum. Öyle cahil, öyle zavallı insanlar ki... İş bu cahillerde kalmıyor. Bir zaman geliyor, öylesine bir çamur kaplıyor ki ortalığı, çamurdan göz gözü görmüyor. Her yan çamur. İster istemez, akıllı, iyi insanlar da bu çamur seline kapılıyorlar.
Bir yazar bilirim, hepiniz bilirsiniz ya, bu yazarın ömrü çamur atmakla geçmiştir. Üstelik de bu yazarın bu toplumda itibarı olmuştur. İyi, namuslu insanlar bile onun elini sıkmışlardır. Ben Gazeteciler Cemiyetinde gördüm, bu adamın elini sıktılar. Sonra herkes de bu adama selam veriyordu.

Kaymakam Memet Can var ya, ona atılan çamurları kasabada gördüm. Bir yazsam akıl hayal almaz. O çamurları İçişleri Bakanı Ahmet Topaloğlu da gördü. Ahmet Topaloğlu çamurun çeşit çeşidini bilir. Bildiği halde Memet Canın gitmesine sebep oldu. Onun için Topaloğluna gücenginim.
Memur çamura batırılır, kaymakam, vali, öğretmen çamura batırılır. Yazar çamura batırılır, güzel düşünceler, güzel sistemler çamura batırılır. Bir toplum ki, çamur içinde kalmış. Güzel olan nesi varsa çamura batırılır. Çamurun altında kalmıştır bütün güzel şeylerimiz. Bir çamur deryası ki, gırtlağa kadar içine batırmışlar hepimizi...

Bu çamurcular bu kadar güçlü mü? Dedim ya, çamurcular o kadar güçlü değil, çamurun yağdığı ortam güçlü.

Toplumumuzu çamur yutmaktan kurtaracağız. Çaresi? Köyler için Köy Enstitüleri... Geçimleri çamur olanlar, çamur yiyip çamur içenler izin verirlerse eğer.

Şehirler için, yepyeni, yaşamla birlikte giden, okumuşları cahil, kör bırakmayan bir eğitim sistemi. Çamurcular izin verirlerse... Bir de, bu çamurcular çoğunluk sömürücüler, çıkarcılar ve onların uşaklarıdır. İlkin bunları ortadan kaldırsak da, sonra öteki işlere güzel güzel başlasak nasıl olur?
Hep çamurcular mı baş tacı?
15.4.1962

Ne İstiyorlar?

Bizim yayın alanımızda birtakım insanlar var. Yazıp çiziyorlar, sövüp sayıyorlar. Her ileri atılışa, her yeni düşünceye, her yeni kıpırdanışa veryansın ediyorlar. Toprak reformu diyorsun, aman aman, Köy Enstitüsü diyorsun, aman ha aman! Bir de ağızları bir kara, bir kötü ki... Her işe bir vatan hainliği konduruyorlar. Ağızlarında pelesenk, Türk milleti ahlaklı bir millettir. Varsa da ahlak, yoksa da ahlak. Bu milleti bu hale getiren ahlaksızlık... Nedir ahlaksızlık? Birincisi yalan söylemek, öyle mi? Bu adamlar baştan başa yalan söylüyorlar. İnsanlara inanılmaz çamurlar atıyorlar. Ahlaksızlık hiç sebebi olmadan kötülemek mi, bu adamlar sabahlardan akşamlara kadar insan kötülüyorlar. Ahlak mı, bir insan bu kadar pis bir şekilde küfrederse, o insan ahlaklı mı?

Turancıyız, diyorlar. Ah vah, dışardaki kardeşlerimiz, elde kımız bardağı, altta at, ok yay. Altaylara sefer... Aman, etmeyin eylemeyin, Anadolu perişan... Bu seferi Anadolunun kurtuluşu için yapsak, bütün gücümüzü Anadolunun kurtuluşu için har-casak... Kendi memleketindeki insanların bu halde kalmasına rıza gösterenler, uzaktaki insanları sevemezler. Bunun mümkünü yok, diyoruz... Vay düşman vay! Vay bozguncu vay! Vay vatan haini vay! Gözlerini Altaylardan ayırmayan mı, bir hayale doğru koşan mı, yoksa Anadolu insanının derdini kendine dert edinen mi vatan haini? Varın, siz bunun karşılığını verin, okuyucularım.
Bunlara, "Ya Anadolu?" dediğinizde, biz Anadoluyu seve-
96
riz, diyorlar. Bakın Anadolu, işte şöyle şöyle perişan bir halde. poğru, diyorlar, dediğinizden de bin beter. Ağalık var mı? Elce-vap: Var. Köylümüz okumamış mı? Elcevap: Okumamış. Bir lokma ekmeğe muhtaç mı?
Elcevap: Sömürülüyor. Her şeyde, bütün gerçeklerde bizimle onlar birlik...
Bütün bu işlerde birlik miyiz? Memleketimizin gerçeği bu mu? Elcevap: Bu. Şimdi çare arayalım.

Halkımız ağaların esiri. Bunun çaresi ne? Toprak reformu, değil mi? Önce toprağımızı kurtaracağız. İlk ayaklanma bunlardan, bu vatanperverlerden, bu Türkçülerden, bu ırkçılardan, bu milliyetçilerden geliyor. İlk bunlar karşı koyuyorlar. Toprak reformunu düşünmek bir vatan hainliğidir. Hele tatbik etmek...

Peki, halkımızı ağaların esaretinden ne türlü kurtaralım? Mademki milliyetçi, mademki Türkçüsünüz, böyle mi kalsın memleketin durumu? İşte buna karşılık yok. Ne demek karşılık yok, ağaların büyük savunucusu üstelik de bunlar!

Halkımızı okutalım. Birlik miyiz? Ses yok ama... Nasıl okutalım? İmam okullarında öyle mi? Mırın kırın. Yirminci yüzyılda imam okulları söker mi? Bakın, ne güzel bir usul bulunmuş, üstelik de denenmiş, iyi sonuçlar alınmış. Köy Enstitüleri... Kıyamet kopuyor. Kıyamet kopuyor. Vatan elden gidiyor avazele-riyle memleket gökleri çınlatılıyor.
Olmasın, vazgeçtik Köy Enstitülerinden. İmam okullarından başka, bu milleti okutacak bir çare siz teklif edin. Buna da bir karşılık veremiyorlar.
Ekonomimiz bozuk, bir çare. Aval aval yüzünüze bakıp, sadece sövüyorlar.

Geriyiz, buna bir çare, bizim çaremiz şu şu, diyoruz. Sadece, sadece sövüyorlar.
Bütün bunları geçelim. Bunlara, bu kafayla, onlar hiçbir karşılık veremezler.

Siz milliyetçisiniz, öyle mi? Türkçüsünüz, öyle mi? Bu milletin kendine has bir kültürü var. Burada da birlik miyiz? Buna da yok diyemezler ya. O zaman tüm iplikleri pazara çıkar.
Nedir bu milletin kültürü? Nerede? Osmanlı kültürüne, bu milletin kültürüdür, diyemeyiz. O, başlı başına, ayrı bir kültürdür. Bizim kültürümüz, halkımızın kültürü. Bizim kültürümüzü Dadaloğlu, Köroğlu, Yunus, Pir Sultan Abdal, yani halk kültürümüz temsil eder. Buna önem verelim. Gerçeğimizi, sanatımızı bu kültür üstüne kuralım. Bu kültür halkta. Bu kültür de yitip gidiyor. Haydi hep birlikte gayret edelim de milli kültürümüzü kurtaralım. Senin milliyetçiler parmaklarını bile kıpırdatmıyorlar. Üstelik de ellerindeki korkunç karalarını bu kültürün büyük araştırmacılarına vurup, onları yerlerinden yurtlarından ediyorlar. Bu memlekette, milli kültürümüzün Pertev Naili Bo-ratavdan daha büyük bir araştırıcısı, gönüllüsü var mıydı? Neden üstüne titremediniz bu büyük adamın? Mademki milliyetçisiniz... Bu memleket neden, Pertev Naili Boratav çalışma alanından uzaklaşmak zorunda bırakıldığında, yerine başka bir adam koyamadı? Var mı bu memlekette bir Pertev Naili Boratav gücünde, gönlünde, sevgisinde, çalışkanlığında, bilimsel büyüklüğünde başka bir adam?

Bir Pertev Naili Boratav, bu memleketin has kültürünü araştırmaya yetmezdi. Halk kültürümüzü araştırmak için daha çok Pertev Naili Boratav gerekti. Bir tanesini bile bu memlekete çok görüp, onu yurdundan, yuvasından ettiniz.

Bu memleketin analarının sesi, ağıtlar daha öyle dokunulmadan duruyor. Ağıtları araştırmak, bizim kültürümüze büyük imkanlar hazırlardı. Sosyolojiye, şiirimize, hikayemize, halk hikayelerimize. Bunların da araştırılmaları, gün ışığına çıkarılmaları gerekti. Türküler, kilimler, tekerlemeler, gelenekler, görenekler... Hiçbirisine kimse dokunmuyor. Bunlar yıllar geçtikçe yitip gidiyor. İşte bunlar, boyunları bükük, Pertev Naili Bora-tavlarmı bekliyorlar. Haydi Pertev Beyi attık diyelim, attınız diyelim, yerine birkaç adam koymanız gerekmez mi? Pertev Bey gibi büyük bir adam, büyük bir kafa, büyük bir bilim adamı değil, halkımızın kültürüne gönül vermiş, alelade insanlar koyabildiniz mi? Peki, sormakta hakkım yok mu? Siz nasıl milliyetçisiniz? Nasıl Türkçü, nasıl vatanseversiniz?

Pertev Naili Boratav gitmiş yad ellere, daha durmadan, korkunç imkansızlıklar içinde bizim milli kültürümüzün temsilciliğini ediyor. Şerefle her bilimsel toplantıda Türkiyeyi temsil ediyor. Yüzümüzü ağartıyor. Adamcağızın arkasını orada bile bırakmıyorsunuz. Siz nasıl milliyetçisiniz?

Bu memlekette ne kadar güzel, ne kadar iyi, ne kadar doğru, r>e kadar olumlu iş yapılıyorsa, sizler bunların hepsine karşısınız.
Bütün kötülüklerle, geriliklerle, saçmalıklarla birliktesiniz. İşte, size soruyorum, siz bu yüzle, kendi kendinize olsun, nasıl "milliyetçiyiz" diyebiliyorsunuz?

Sizin de hakkınız var, ya ne deyip de bu halkı uyutacaksınız? Asıl kişiliğinizle halkın karşısına çıksanız, bir çıksanız... Bir çıkabilseniz... Yapamazsınız. O yürek sizde yok. O kafa, o gönül sizde yok.
Bir şey daha geldi aklıma. Bu adamlar Türk düşünce hayatına karışıyorlar. Peki, içlerinde orta halli bir romancı var mı? Yok. Küçüğün küçüğü bir folklorcu? Yok. Bir bilim adamı, bir iktisatçı, bir şair, bir ressam, bir hikayeci... Bu milletin kültürüyle ilgili bir kişi? Yok, yok, yok.
Peki, bu adamlar kimlerdir, nelerdir? Sadece sövüyorlar. Sövmekle yayın hayatımıza karışıyorlar. Onları ciddiye alıp, böyle uzun uzun yazılar yazmak zorunda kalıyoruz. Nasıl bu kadar zararlı olabiliyorlar?
Gericiliğe sırtlarını dayamışlar. Gençlerimizi kandırıyorlar. Sureti haktan görünüp ilerlememizi köstekliyorlar.

Öyle de bukalemun ki bunlar. Bunlar, Atatürkün en büyük düşmanları... Atatürk düşmanlığını kusan kitapları var. Bir bakıyorsun, herkesten çok bunlar Atatürkçü. Neylersin?
2.5.1962
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder
azchamur
Forum Yöneticisi
Forum Yöneticisi


Kayıt: 19 Arl 2009
Mesajlar: 1279

MesajTarih: Cmt Oca 30, 2010 1:08 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

Kaymakam Gitti'1

Yarabbi bir sahip bir çoban gönder
Koyun belli değil kurt belli değil
Herkes yarasına derman arıyor
Deva belli değil dert belli değil

Fark eyledik ahır vaktin yettiğin
Merhamet çekilip göğe gittiğin
Gücü yeten soyar gücü yettiğin
Papak belli değil börk belli değil

Adalet kalmadı hep zulüm doldu
Geçti şu baharın gülleri soldu
Dünyanın gidişi acaip oldu
Yiğit belli değil mert belli değil

Başım ayık değil kederden yastan
Ah ettikçe duman çıkıyor festen
Haraba yüz tuttu bezmi gülistan
Yayla belli değil yurt belli değil

Çarh bozulmuş dünya ıslah olmuyor
Ehli fıkaranın yüzü gülmüyor
Ruhsatı de dediğini bilmiyor
Yazı belli değil hat belli değil.

Ruhsati

(* Buradaki yazılarda sözü edilen Kadirli Kaymakamı Memet Can olayı için bkz. Bir Bulut Kaynıyor içinde yer alan "Karanlıkta Yol Açanlar" başlıklı röportaj dizisi.)

12 Mart 1962 tarihinde Cumhuriyette çıkan "Karanlıkta Yol Açanlar" başlıklı röportajımın 7'ncisinin sonunda şöyle demiştim: "Sayın okurlarım, sonucu size belki bir hafta, belki bir yıl sonra ve belki de beş yıl sonra, sağ kalırsak bildireceğim." İşte olan oldu. Daha yazılarımın mürekkebi kurumadan Kadirli Kaymakamı Memet Canı, Karsın Tuzluca ilçesine kaldırdılar. Hep böyle oluyor. Bir zamanlar çeltikçilerle savaşan Sıtma Savaş Doktoru Lütfi Yağcıoğlunu da Karsın Kağızman ilçesine göndertmişti ağalar.

Ne var bu Karsın ilçelerinde? Ne var, bir şeyler var. Örneğin ben Karsm Tuzluca ilçesini biliyorum. Orada tuz dağlan var. Bir de köyden azıcık büyük bir kasabacık.

Şimdi ağalar, kaymakamı attırdık diye ges ges geriniyorlar. Halkın dediği olmadı da, Kadirli aydınlarının dediği olmadı da bizim dediğimiz oldu. Şimdi ağaların bir de sevinci var. İşleri de yoluna girecek, kaymakam gidince. Çeltik ekme zamanı geldi. Kaymakamın çıkarttırdığı Belediye arkını ucuza kapatacaklar, bir. Bir de çeltik ruhsatı alma zamanı geliyor. Kolayca istedikleri yere kadar çeltik ruhsatı alabilecekler.

Biliyorum, bunu bütün Türkiye de, dünya da biliyor. Bu ağalar, bu memlekette ot bitirmeyecekler. Biliyorum, bu ağalar bu memlekette taş üstüne taş koydurmayacaklar. Biliyorum, istiyorlar ki, bu memleketin halkı kör, halkı sağır kalsın.

Ben burada tam sekiz gün Kaymakam Memet Canın kasabamıza yaptığı iyilikleri yazdım. Bütün Türkiyeden bu yazılar için telgraflar, mektuplar geldi bana. Bu mektuplar, telgraflar göz yaşartıcıydı. Türkiyenin aydınlarının gönlü Kadirlinin ya-pıcı genç kaymakamıyla birlikti. Böyle çalışan insanları onlara tanıttığımdan dolayı teşekkür ediyorlardı.
Şu sırada, Memet Canın daha işi yarımken, onun başka bir ilçeye atanması akla gelmiyordu.

Su uyur, ağa uyumaz. Ağa, kindardır.

Artık bütün Türkiyenin tanıdığı, gönlünü sevgisini verdiği, çalışmalarını izlediği bir Memet Cam attırmadan edemezdi. Ağa, bir tane, iki tane de olsa Türkiyenin yeni açılmış ilerilik, çalışkanlık, ödevseverlik tomurcuğunun üstünden bir kara ayaz gibi geçecekti. Ama Kadirli halkı, Kadirli aydınları, Türk basını, Türkiye aydınları... Vız gelir ağaya. Yeter ki, ağanın faydası zedelenmesin, ağanın dediği olsun. İşte ağanın dediği oldu. Kına yaksınlar.

Bunu ağalar nasıl yapar, diyeceksiniz. Yaparlar, bal gibi de üstesinden gelirler. İftira atarlar, delil düzerler, mazbata imzalatırlar, daha neler yapmazlar. Ama İnönünün Başbakan olduğu bir memlekette.
Ben doğruyu yazdım. Gözler önüne serdim. Dedim ki, Kadirli halkının isteği, Kadirli aydınlarının isteği şu ki, kaymakamın işi yarım kalmasın. Ağalar diyeceklerdir ki, kaymakam kasabada ikilik çıkarıyor. Yalan, hem de bin kere yalan. Kaymakam kimseye kul olmak istemiyor. Halkın çoğunluğu, yüzde doksanı kaymakamla birlik. Kadirli aydınlarının yüzde yüzü kaymakamla birlik. İkiliğe gelince, yalnız be yalnız Kadirli ağalarının faydaları kaymakamla birlik değil. Diyecekler ki, Doğu hizmetini yapmadı. Birkaç yıl, kaymakam işlerini bitirinceye kadar Doğu hizmeti bekleyebilirdi. Diyecekler ki, yeni gelecek kaymakam onun işlerini tamamlar. Bekleyin, bekleyin tamamlatırlar! Kim olursa olsun, gelecek kaymakamı bundan sonra ağalar kul ederler.

15 yılda 37 kaymakamı attıranlar, 38'inciyi de attırdılar.
Ağaların zaferleri, halk üstündeki bu korkunç hakimiyetleri daha ne kadar sürecek? Türk aydınları, Türk okuryazarları, Türk köylüleri, işçileri, ağaların borusu bu memlekette bir sur-ı İsrafil gibi daha ne kadar ötecek?
Memet Cana derim ki, gazeteci olarak, ben ödevimi yaptım. Kaymakam olarak siz fazlasıyla yaptınız. Kadirlililer adına, bu toprakların bu ağalardan, Ortaçağdan kurtulmasını isteyen, bunun için çarpışan iyi aydınlar adına, gönlü her zaman sizinle birlik olanlar adına, size iletmem için sevgi mektupları yazanlar adına, size teşekkür ederim. Siz işinizi gördünüz, bu, insanlar için mutluluğun en büyüğüdür. Bıraksalar daha da görecektiniz. Siz Ortaçağın karanlık duvarından bir kerpiç parçası aİ!p yere çaldınız. Sizin yerinizde olsam, dünyanın en mutlu insanı rahatlığında olurdum. Sizi Tuzlucadan da kovdururlarsa...

Haaa, az daha unutuyordum. İçişleri Bakanı Ahmet Topa-loğlu bizim kasabadan olurdu da. Yani Memet Canın artık kaymakamlık yapamayacağı Kadirli kasabasından. Eeee? diyeceksiniz, eesi var mı? Anladım. Ben o Ahmet Topaloğlundan çok korkarım. Kesseniz, şimdilik onun için bir şeycik söylemem.
Bu yazımı Tenekenin sonu gibi bitiriyorum:
"Vay başım üstünde gidesin Kaymakamım, gözüm üstünde gidesin."
25.3.1962


Ufak îş Deme

Bir kaymakam gitmiş, ne olacak, gider ya. Hiç mi kaymakam yeri değiştirilmedi? Nedir bu kıyamet, bu gürültü patırtı? Nedir bu İçişleri Bakanını istifaya davetler? Sonra bu Kadirli halkı iyice azıtmış! Korkuyorum, korkuyorum şu Kadirli halkının başına bir iş getirmesinler... Ne getirebilirler, diyeceksiniz. Ne işler yapabileceklerini onların, benden sorun. Herkes adamını gözünden tanır. Biz de ağalarımızı gözünden tanırız. Bir oyun açarlar ki Kadirli halkının başına, yetmiş yıl düşünsek aklımıza gelmez. Ağa usulünce... 65 bin kişidir Kadirli halkı, diyeceksiniz. 65 bin kişi olunca, daha iyi ya... 65 binin de bir çaresine bakarlar. Siz ağanın ne olduğunu bilseniz, korkumun hiç de sebepsiz olmadığını anlardınız. Bundan böyle, bu iş böyle giderse Kadirli halkının çekeceği var. El mi yaman, bey mi yaman, demişler. Ya herro, ya merro, demişler. İçişleri Bakanı hakkında duvarlara afiş asar mısınız? Siz ne biçim halksınız böyle? Türkiye tarihinde var mı böyle bir şey? Siz kaymakam gidince kasabayı boşaltmaya kalkar mısınız? Siz grev ilan eder misiniz? Topaloğlunun hışmından gidesiceler. Siz afişlerinizde, "Topaloğlu hemşehrimiz değildir" diye ele aleme ilan eder misiniz? "Dünya Aya, biz yaya" der misiniz? "Üç ağa bir yanda, 65 bin Kadirlili bir yanda." Böyle ipe sapa gelmez sözler eder misiniz?
Bu Kadirli halkının başına bunlar mutlaka bir iş getirirler. İşte ben size burada söylüyorum. Unutmayın, kulağınıza küpe olsun. Daha önce kaymakamı yürütecekler dememiş miydim?

İşte yürüttüler. Hiç söylemeyin, 65 bin kişinin 65 binine ne ya-pjlır, demeyin. Kulağınıza bu sözlerimi küpe yapıp bekleyin.
Baştaki sözüme gelelim gene. Bir kaymakamın bir yerden bir yere atanması hiçbir şey değil. İçişleri Bakanı da soğukkanlılıkla, "Doğu hizmeti" dedi, çıktı işin içinden. Sayın İçişleri Bakanı Ahmet Topaloğlu işin içinde ne işler döndürüldüğünü, ağaların neler yaptığını bilir. Saym İçişleri Bakanı Ahmet Topaloğlu... Ben gene de en iyi niyetimle diyorum ki, Topaloğlu uzun yıllar Kadirliden uzak kaldı, ağalar onu da kandırdılar. Ben ağaların her şeyi yapabileceklerine inanırım. Geçenlerde ben kasabadaydım. Kaymakamın yaptığı işleri görüp görüyorum. Kaymakam aleyhinde öylesine konuştular ki, kaymakamı öylesine bir canavar gösterdiler ki, ben bile az daha inanıyordum. Topaloğlu-na derim ki, iş ona ulaştırdıkları gibi değil. Bu sözlerde ısrarım, bir İçişleri Bakanını ağaların emrinde görmek istemeyişimden-dir. Yoksa bana ne... Gene de ısrar ediyorum. Topaloğlu işi araştırsın. Dosyaları falan bıraksın. Kaymakam aleyhine dosya nasıl uydurulur, Topaloğlu bunu herkesten iyi bilir. Nasıl sahte şahitler. Gittim gördüm, Memet Canın işleri önemli işler... Benim sözüm burada biter. Gerisi Topaloğlunun bileceği iş.

Eğer kaymakam, ağalar yüzünden iki kere başka yere atan-masaydı, eğer kaymakam Kadirli halkının diretmesi yüzünden yerinde bırakılmasaydı, yaptığı işlerden dolayı hem yerinde bırakılıp, hem de Milli Birlik hükümetinden takdirname almasaydı, Senatör Galip Afşarm, milletvekili Ahmet Savrunun ellerindeki, ağaların ellerindeki hazine tarlası olmasaydı, bütün bunlar apaçık, olduğu gibi Türk halkının gözleri önüne seril-meseydi, kaymakamın gidiş sebebini bütün Türkiye bilmesey-di, bu çok normal bir atama olurdu.

Yazık ki, iş hiç de öyle değil... İş korkunç, bizim yüzyıllardan beri süregelen büyük derdimiz. Eğer öyle olmasaydı, başka iş mi yok Türkiyede, işim kalmadı da bir kasabacıkla mı uğraşacağım...
Yüzyıllardan bu yana, idarecileri kasabalarda, illerde ağalar idare etmişlerdir. Türkiyede ağaların gücünü devlet otoritesi temin eylemiştir. Ağalar yüzyıllar boyunca sırtını devletin gücüne dayayıp kendi gücünü devletin verdiği güçle birleştirip halkı sömürmüşlerdir. Gemilerini böyle yürütmüşlerdir. Son yılları ben bir iyice biliyorum. Ağanın bir kolu hükümette, onun otoritesinde, bir kolu da Toros eşkıyasmdaydı. Ben iyice biliyorum bunu. Topaloğlu unutmuşsa yakını olan Sayın Sadi Çelike sorsun. Ağalık faciasını ondan dinlesin.

Memet Can, ağaların ellerini devletten çekmelerini istiyor, diyor ki, devlet sizin zulmünüze, sömürmenize alet olmayacak. Diyor ki, bu kasaba böyle kalmayacak. Sen misin bunu diyen, al işte Karsın Tuzlucası. Böyle ağalar eliyle giden kaymakam bir tane mi?

Yüzyıllardan bu yana bu böyle. Ya ağaya alet olacaksın, ona devletten daha çok hizmet edeceksin, ya da sürüleceksin, işinden edileceksin.
Köylü Anadoluda şuna inanmıştır ki, önünde ağa olmazsa, hiçbir devlet dairesinden iş çıkartamazsm. Köylü, ne yapar ne yapar da, daireye giderken, önüne bir ağa katar. İşin korkuncu da önüne ağa katmayan hiçbir köylünün işi görülmez. Niçin görülmez, çünkü ağalar gördürtmezler. Önlerinde ağa olmadan köylünün işini gören idareciyi hemen ertesi günü Tuzlucaya attırırlar. Bu, böyle gelmiş, böyle gider, bunun önüne geçemezsin. Ağalarla uğraşamazsın.

Açık konuşalım, biz Ankaralarda, İstanbullarda gözü açık düş görüyoruz. Gerçek, bizim buradan gördüğümüzden bambaşka. Buradan gönderdiğin idareci, ağalara hizmet etmezse yaşayamaz. Hizmet etmek istemeyenlerin sonu Memet Candan da kötü olur. Memet Can bir köylü çocuğudur. Ağaların ayak oyunlarını bilir. Ya bilmeyenler? Vay hallerine!
Memet Can bir semboldür. Elimize geçmiş en büyük fırsattır. Türk idarecilerini ağaların elinden, Kadirli halkıyla birlik olup bu sefer kurtardıksa kurtardık, bu direnmede Kadirli halkına yardımcı olduksa, olabildikse olduk, olamadıysak ağalar saltanatı, halkı ezme, sömürme, idareciyi köle etme geleneği daha uzun yıllar sürüp gidecek.
Bunun için ufak iş demeyin. Türkiyenin kaderi biraz da Memet Can olayının sonucuna bağlı.

İki durum karşısındayız: 1- Kadirli halkının bütün çırpınmasına rağmen kaymakam Tuzlucaya gidecek, ağaların dediği olacak. Ağaların korkunç saltanatı da bu gidişle birlikte sürüp gidecek. Azalacağı yerde ağaların tahakkümleri çoğalacak. Anadoluda hiçbir idareci ağaların faydasına rağmen hiçbir iş göremeyecek. Ağaların faydasına dokunmadan da hiçbir ileri iş yapamazsın. Ortaçağ karanlığında kalıp kalacağız sittin sene. Biz aydın olarak bu sorumluluğu yüklenelim, diyorum. Dişimizi tırmağımıza takıp bu işle uğraşalım, diyorum. Ufak iş demeyin, değer. Bu işle ne kadar uğraşırsak Türkiye o kadar kazanır. Bu bir semboldür. 2- Memet Canı her şeye rağmen Tuzlucaya gönderirlerse, ne olur? Ne mi olur? Yüzyıllardan beri bu yurdun üstünde kara bir bora gibi esen ağalık daha da köklesin

Türk aydınları, idarecileri, öğrencileri, köylüleri, işçileri, iyi niyetli kim varsa, bu toprakları seven kim varsa Türkiyede, size söylüyorum, birinden birini seçin: Ya ağaların saltanatı, yüzyıllık saltanatı, zulmü, sömürmesi, ya da yurda iyi bir idarenin gelmesi.
Yeniden yeniden söylüyorum, ufak iş demeyin buna. Bir kasabacık demeyin buna. Türkiyenin en büyük sorunlarından birine el basmış durumdayız. Buna sebep olduğundan dolayı da Memet Cana teşekkür borçluyuz.
28.3.1962


Çıplaklar, Ağalar ve Kadirli Kaymakamı Üstüne Bir Mektup

Bu dünya böyle kaldıkça hiç kimse rahat etmeyecek. Yirminci yüzyılda halk uyandı uyanacak. Bütün rahatsızlıklar buradan doğuyor. Gözünü açmakta olan, uyanmakta olan, yüz bin yıldan beri uyuyan devin uyanması. Uyanmasının verdiği ürküntü. Acaba ne olacak? Dev geriniyor. Kendi işini kendisi görmek için kolları, bacakları, kafasıyla gerinmekte.
Gün ışıdı ışıyacak. "Hazır ol vaktine Nemçe kiralı/ yer götürmez asker ile geliyor. " (Karacaoğlan)

Bizim rahatsızlığımız, dünyanın rahatsızlığı bu. Dev uyandığı, kendi işine başladığı gün her şey bitecek, yeni, mutlu, daha yapıcı, daha güzel bir dünya başlayacak. Şimdiye dek bütün oyunlar bu uyumakta olan dev üstüne oynandı. Artık bütün oyunlara paydos. Dev, artık oyunlara izin vermeyecek bir duruma geldi. Geliyor desek, daha iyi etmiş oluruz.
Şu aydın dedikleri, üstün tabaka dedikleri, devin üstünde oynanan oyuna çoğu zaman ister istemez katıldı. Ben eskiden, yüz yıl önce, oyuna katılanları hor görmüyorsam da, işte, diyorum. Ama bugün?.. Uyanan dev herkesi bağışlasa da, üstünde oyun oynayan bütün yaratıkları bağışlasa da, aydınları, sanatçıları bağışlamayacak.

Son zamanlarda bizim aramızda bir tartışma var. Kimi diyor ki, halk iyi... Hem de çok iyi... Umut eden halktır, insandır. Mağaradan buraya kadar gelmiş insanlar kötü olur mu? Kimi de diyor ki, kötüdür, kalleştir. Allanın belası bir yaratıktır. Bunca cehalet, yoksulluk içindeki insanlar, buna dayananlar hiç iyi olurlar mı? Bir de diyorlar ki, insanlar koşulların içindedir. Onun emrindedir. Koşullar iyiyse iyi olurlar, koşullar kötüyse kötü olurlar.

Ben, iyi mi, kötü mü, koşullar mı, burada tartışacak değilim. Bunun için burada hangi yönü tuttuğumu da söyleyecek değilim. Halk iyi mi, kötü mü? Sömürülen halk haklı, sömürenler haksız. Kötü diye sömürülmesine göz yumamayız. İyidir diye sömürmesine göz yumamayız. Hepimizin, tekmil dünyanın rahatsızlığı sömürülenin buna karşı koymaya başlamasından geliyor. Sömürülen devi öldüremedikten sonra da uyanmasının önüne geçemezsin. Dev de öldürülemeyeceğine göre...
Bu girişi yapmadan da bu mektubu yayımlayabilirdim. Bana gelen mektupları yayımlamayı hiç sevmem.

Mektupta adı geçen "Çıplaklar" köyünü ben de biliyorum. Mektubu bana yazan belki bilmiyor. Ben "Çıplaklar" köyünün arzuhalciliğini yapmış adamım. Mektubu okurken gözlerim yaşardı.

Bunlar topraksız, topraklarından atılmış köylülerdi. Akça-sazm ortasına geçip orasını yıllar yılı, sıtma pahasına, çocuklarının ölümü, inanılmaz bir yoksulluk ve çalışma pahasına kuruttular. Akçasaz kuruyunca oraya köylerini kurdular. Çırılçıplak, aç biilaç kimseler olduklarından köylerinin adına "Çıplaklar" dediler. Sazlığın kurutulacağım anlayan ağalar bir şirket kurup köylülerin çoğunun kuruttuğu sazlığı kurutmaya başladılar. Sonra da, biz kuruttuk diye, "Çıplaklar"m tarlalarına sahip çıktılar. Sonucu ben de mektuptan öğreniyorum.

Çok mu yüreği yufka oldum ne, bu mektubu okuyunca bana bir dokundu ki. Mektubu olduğu gibi, hiçbir yanlışını düzeltmeden yayımlıyorum:
"Kadirli kazamızın ibret verici hallerinden bahsettiğiniz yazınızı okurken adeta gözlerim yaşarmakla beraber daha buna benzer nice olaylar hemen sinema şeridi gibi gözlerimin önünden geçmeye başladı.
"Kadirlinin Öksüzlü köyüne bağlı Çıplaklar çiftliği adıyla 15-20 hanelik bir mahalle vardır. Evet bunlar hakikaten yersiz topraksız çıplaktır; 15-20 hanelik bu vatandaşların bulundukları araziye ebediyen saban girmemiş bir bataklıktan ibaret bir yerdi, benim küçüklüğümden bu yana, çıplak vatandaşlar bu bataklığı kurutup tarla yapmaya çalışmakta oldukları gibi maddi ve manevi bütün varlıklarını bu 700 dönümlük bataklık araziye bağlamışlardır.

"İlkbahar aylarında Savrun çayı suyunun çoğaldığı zaman bunların evlerinin içerisinde bir metre su olur, tahta ranza üzerine çıkıp kendilerini kurtarırlardı. Bununla da kalmayıp bu amansız sele nice insan, hayvan kurban vermişlerdir. Nihayet bu şekilde bataklık kurutulmaya çalışılırken ve 10-15 yıl mücadeleden sonra tabiatın yardımı ve sözünü ettiğimiz kıymetli kaymakamın çektirmiş olduğu kanalın sayesinde bu bataklık kurutuldu, tarla haline geldi. Bizim çıplaklar burasını imar edip iki yıl ekip biçmeye başladıklarını gören Kadirlinin meşhur Ağaları bu araziye göz dikip her birisi bir parmak atmak suretiyle ve sahte tapu yerleştirmeye kalkışıp iş büyüyerek mahkemeye aksetmişti. Ve bir taraftan da araziye Maliye Dairesi tarafından el konup bizim zavallı çıplaklara hükümet tarafından ucuz bir fiyatla ve her yıl açık ihaleyle icara bağlanmış. Buna da eh ne yapalım Hükümet elbette bize bu tarlayı verecektir, diyerek boyun eğip dururken bileği pek güçlü Ağalar bununla da kalmayıp zavallı fakir tarlasız insanların elinden almak için tekrar karıştırıp açık ihalede bunların ellerinden alınarak yine bu bataklığa yakın bir yerde bulunan.........Kadirli diliyle sahte tapu yerleştirmek suretiyle tapusunu almış ve tarlalanmış bulunan develi, kara çadırlı, koyun sürülü ve çiftçilikle hiçbir alakası ve anlayışları bulunmayan yörüklere bu 700 dönümlük, zavallı insanların ne emekler sarfettikleri arazi, dönümü 60 küsur liradan verilmiş, halen bunların elindedir.
"Çıplaklar denilen mahalle bu arazi için nerelere müracaat etmemiş, ne işler yapmamıştır. Beyhude, çünkü arazi kurudu. (Artık yemek pişti yenme zamanı.) İşin ucunda Ağa var. Zavallı çıplaklar daha neler çekecekler alınyazısı bu.

"Ben çıplaklar çiftliğindenim. Burasını pekala bilirim. Bataklıkken bu arazide yabani hayvanlardan korkarak çok ördek avladım. Babam buraya yerleşmiştir. Çıplakların çoğu bu arazi yüzünden çok hastalık kazanmıştır. Hatta babam, burada, yılın birinde Savrun çayının taşması ve evin seller içerisinde kaldığı bir sırada çoluk çocuğu ve hayvanlarını göğüs boyu sudan kurtaracağım derken zatürreye yakalanıp nihayet tüberküloza çe-virmiŞ/ beş seneden beri çekmektedir. Evet Çıplaklar... Babam halen yanımda bulunmaktadır. Bütçeme göre tedavisine bakmaktayım. Gel de benden sor... Bu kazancımla babamı tedavi ettirebilir miyim? Bu durumda ancak kendimi geçindirirken siz düşünün. İğne, ilaç parası bulamıyorum. Zaruret içerisindeyim. Fakat bunun sebebi gene bizim çıplaklardan gelmektedir. Çünkü babam bu hastalığı arazi yüzünden Çıplaklarda kazanmıştır. Evet, Çıplaklarda... Acaba bunların çilesi ne zaman dolacak, bu tarlaya ne zaman sahip olup da çıplaklıktan kurtulup giyinecekler, belli değildir.

"Şimdi evlerinin yanıbaşına kadar ellerinden alınan arazileri sürülmüş kendileri avcı tarafından çepeçevre çevrilmiş korkudan pusmuş bir av gibi oturmaktadırlar. Zavallı insanlar gene ağaların kapısında ekmeği aramakta. Bunların gayeleri zaten ağaların kapısından kurtulmaktı. Fakat Felek Mustafaya yar olmamıştır.

"Kıymetli yazar, her vatandaşın hakkını araması heralde serbesttir. Sekiz kardeşim, bir annem halen Çıplakların çilesini çekiyorlar. Daha da çekeceklerdir. Bütün varlıklarını sarfettikleri, uğruna can verdikleri bu tarlanın bunlara verilmesi ve top-raklandırılmaları acaba zor mu? Niçin verilmiyor? Bu çıplak vatandaşlar birazıcık olsun gülüp kendilerine gelseler ne ne olur?

"Sayın yazar, hakları kertme edilmiş bu vatandaşların bu durumlarını yazıp umumi efkara duyurmanı ve gerekenlere de duyurmanı kardeşçe istirham ediyorum."

İşe bakın ki, ben bu mektubu yazmış, tam bitirmişken bir haber geldi. Kadirli kaymakamını Karsın Tuzluca ilçesine atmışlar. Mektubu yazanın adını yazacaktım ama, bu haberi alınca caydım. Neme gerek, ağalar fıkaracığın başına bir hal getirirler. Sayın okurlarım, siz bilmezsiniz, bunlar Kadirli ağalarıdır. Bunlar, dağlara yüzlerce eşkıya çıkartıp, köylüleri bir avuç toprak için tehdit ettiklerinden dolayı 1933 yılında Diyarbakıra sürgün edilmiş ağalardır. Ben, bunlardan korkarım. Ödüm patlar. Can dediğin tatlı bir şeydir. Bunların eli kolu uzun. Bunların bir eli hükümetin içinde, bir eli Torostadır. Şimdi ellerini bir iki yıldır, her ne sebeptense, Torostan çektiler. Gerekirse gene Torosu eşkıyayla doldururlar. Ağalarla oynamaya gelmez. Bok yoluna gider insan.
Gördük ki, ağaların gücünün üstüne güç yoktur. Bunu Tür-kiyede bilmeyen yok. Bir iki aydın ha ötsün, de ötsün.

Şu iyi niyetli Kadirli kaymakamının, gittim de, yaptığı güzel işleri bir bir anlattım. İçim sevinçten taşarak, aşkla şevkle şu kaymakamın yaptığı işleri anlattım. Ne vardı anlatacak? Ne bilirdim böyle olacağını? Ben o yazıları yazmasaydım, kaymakamın atılma işi bu kadar çabuk olmazdı. Belki bir zaman daha yerinde kalırdı. Ağalar bu yazıları görünce meydan okudular. Alın size... Bu kadar ayyuka çıkmış bir kaymakamı ne pahasına olursa olsun yerinde bırakamazlardı. Ağalar, otoritelerinin sarsılmasına hiç mi hiç dayanamazlar. Kaymakamın Kadirlide kalması onların otoritelerine bir setti. Önce kaymakam kırıyordu otoritelerini. Sonra ne diyecekti halk, ağalarda gayri iş kalmadı. Bir kaymakamcığı bile attıramayan ağaya ben ağa mı derim. Ağa, yarım devlet olduğunu her gün, her dakika halka bildirmek zorundadır.

Kaymakamla birlikte başka kaymakamların da yerleri değişmiş. Bana öyle geliyor ki, ötekiler de Memet Canın narına yandılar. Adana Valisi de, o çalışkan, o kültürlü adam da onun narına yandı. Memet Canı tutuyordu. İyi biliyorum ki, şu ağalar bir pire için bir yorganı değil, bir evi yakarlar. Kendi yorganlarını değil tabii. Başkalarının yorganlarını.

Yukarıdaki mektuptan da, bana gelen başka mektuplardan da anlaşılıyor ki, "Ağa" meselesi Türkiye için büyük bir kaygıdır. Yirminci yüzyıl, ağalan götüremiyor. Götüremiyor ama, ağa da sürüp gidiyor. Onunla birlikte de yoksulluğumuz, açlığımız, geriliğimiz, sömürülmemiz sürüp gidiyor. Ve de sürüp gideceğe benziyor bu gidişe bakarsan.

Ben korktum. Bir daha hiçbir kaymakamla röportaj yapmak istemiyorum. Yazık değil mi güzelim insanlara. Benim yüzümden, ağalar meydan okuyacak diye, niçin rahatlan kaçsın. İşlerinden olsunlar. İşleri yarım kalsın.

Ben, bundan sonra, karar verdim, ilk fırsatta, izin verirse eğer, sayın İnönüyle röportaj yapacağım. Onun yaptığı güzel işler üstüne. Örneğin Garp Cephesinin muzaffer kumandanı üstüne. Köy Enstitülerini açtıran Cumhurbaşkanı üstüne. Klasikleri tercüme ettirmesi üstüne. Yok yok, vazgeçtim... Neme gerek, ağaların bir meydan okumasına daha sebep olurum da...

Türk milletinin karşısında sesimin çıktığınca söylüyorum. Ben, gazeteci olarak ödevimi yaptım. Kaymakama yaptıkları onların bilecekleri işti. Ama bir insan olarak, bir yazar, bir gazeteci olarak konumu savunuyorum. Sonuna kadar da savunacağım.

Bu millet güç gösterisine çıkmış çok yiğit gördü. Ben, ağaların büyük güçlerini inkar etmedim ki. Onların güçleri üstüne konuştum hep. [CENSORED] alınacak ne vardı?

Kadirlili hemşerimiz Ahmet Topaloğluna da rica ettim ki, şu kaymakam işlerini bitirsin. O zaman isterseniz değil Tuzlucaya, nereye isterseniz gönderin kaymakamı. Oraları yurt parçaları değil mi?

Aklım almıyor, almıyor, almayacak da hiçbir zaman, yirminci yüzyılda bir ortaçağ kabadayılığı söker mi? Bu ağaların hiç mi akılları yok? Böyle koca bir millet çoğunluğuna meydan okunur mu? Varsın okusunlar. Benim elimden yazıp çizmekten başka hiçbir iş gelmez. Gidip de teker teker, ağaları tutup, arkadaşlar etmeyin eylemeyin, yazık oluyor, diyemem ki...
Kadirli ağalarına selam ederim, saygılarımı sunarım, istedikleri kadar meydan okusunlar, isterlerse kaymakamı sınır dışı ettirsinler, kaymakam onları yendi.

Kadirlinin beton caddeleri durdukça, Kadirlinin suyu aktıkça, Kadirlinin okulları okuyan çocuklarla dolup taştıkça, Kadirlinin o güzelim parkının ağaçları büyüdükçe, Kadirlide iyiliksever bu halk bulundukça her zaman kaymakam onları yenmiş sayılacaktır. Kaymakamın güzel eserleri...
28.3.1962

_________________
HER KAVGA BiR ŞAİR, HER ŞAİR BİR KAVGA BESLER!
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder
azchamur
Forum Yöneticisi
Forum Yöneticisi


Kayıt: 19 Arl 2009
Mesajlar: 1279

MesajTarih: Cmt Oca 30, 2010 1:15 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

Ağalar

Yıl, 1946 yılı, ben Kayseride bir buçuk yıllık askerim. Kay-seride türlü tabakadan ahbaplar edindim. Bu arada Kayseri Memleket Hastanesi doktorlarından biriyle de ahbap olduk.
Doktorlardan bir gün bana bir haber geldi, çabucak gelsin, diye. Haberi bana ileten arkadaş çok heyecanlı idi. Ağlamaklı bir hali vardı.
Boyuna:
"Böyle bir şey olamaz, olamaz," diyordu.
Şaşkınlık içinde kıvranıyordu.

Hemen hastaneye koştum.
Yaşlı bir adam yumulmuş duruyordu. Altmışından fazla gösteriyordu.
Doktor:
"Bu yaşlı adamla konuş," dedi.
Benim böyle konularla ilgilendiğimi, hikayeler yazdığımı biliyordu. Bir hikayemi okumuştu.
"Bu, büyük bir örnek," dedi.
Hastaneye yaralı bir delikanlı getirmişler. Delikanlı can çekişir durumda, öldü ölecek.
Yaralının sorgusunu yapıyorlar:
"Ne oldu sana? Kim vurdu seni?"
Yaralı:
"Tüfek boşandırdım, kendi kendimi vurdum," diyor. Bir yandan da sorup soruşturuyorlar, "ben kendi kendimi, kazara vurdum"dan başka söz alamıyorlar ağzından. Sonra delikanlı ölüyor. Yarayı başından almış, kurtarılamıyor.

Olay böylece kapanmış gitmişken, doktor, oğluyla birlikte gelen babasının, oğlunun ölüsü başında ağlamasını, çığlığını duyuyor.
Anadoluda analar, babalar, kardeşler ölülerinin başında, ölenin niçin öldüğünü, nasıl bir kişi olduğunu söyleyerek ağlarlar. Bu hem bir gelenek, hem de acıdan kendini tutamamak-tan gelen bir konuşmadır.
Babanın konuşmaları, ağıdı bir tuhaf:
"Dağ gibi yavrumu öldürenler iflah olmasın... Gavurlar, dinsizler, suçsuz yavruya böyle kıyılır mı?" Daha bir sürü şeyler söylüyor.
Kendisini dinleyenlerden, dinleyip anlayanlardan haberi yok.

Doktor, adamın konuşmalarına, ağıdma bir mim koyuyor. Ve anlıyor ki, işin içinde iş var.
Adamı bir yana çekip sıkıştırıyor.
"Kim vurdu oğlunu?"
"Hiç kimse vurmadı. Kendi kendini vurdu."
"Peki, sen ağlarken, oğluma kıyanlar iflah olmasın, diyordun. Bu ne demek?"
Yaşlı adamı iyice bir sıkıştırınca, iş ortaya çıkıyor.
Adam ağlayarak, korkunç bir acı içinde olayı olduğu gibi anlatıyor.
Ağanın bir oğlu var, İstanbullarda dolaşan. Bu ağanın oğlu çiftliğe gelince tabancayla nişan atışlarına başlıyor. Delikanlı kendini müthiş bir nişancı sayıyor. Ölen çocuk da yıllardan bu yana kapılarında yarıcı olan Çakır Emminin oğlu.

Bir gün tarlada Çakır Emminin oğluna diyor ki:
"Dur uzakta, başına bir yumurta koyacağım, ateş edeceğim."
Çocuk, olmaz, yapamam, derse de dinlemiyor. Uzun bir cebelleşmeden sonra çocuğun başına yumurtayı koyup karşısına dikiliyor. Nişan alıyor. Her insan Giyom Tel olamaz ya, yumurtaya nişan alacağı yerde delikanlının başına nişan alıyor, yumurta yerine Çakır Emminin oğlunu vuruyor.
Buraya kadar hiçbir diyecek yok. Durmasaydı karşısında, koymasaydı başına yumurtayı, der geçeriz.

Delikanlı yaralı.
Çakır Emmiye ve bizim Giyom Telin babasına, iş böyle böyle diye, haber gidiyor.
Giyom Telin babasıdır, Çakır Emmiyi çağırıyor:
"Çakır," diyor, "var git oğlunla konuş. Bir kazadır olmuş. Var git söyle ki oğluna, ifade verirken desin ki, ben kendi kendimi vurdum. Oğlum, senin oğlunun yüzünden hapislerde çü-rürse seni iflah etmem. Bu çiftlikte yaşatmam, seni de, çocuklarını da acıdan öldürürüm. Anladın mı, dediğimi?"

Çakır Emminin başında on altı nüfus var. Çakır Emmi altmışını aşkın. Topraktan atılırsa eline ne geçecek!
Gidiyor oğluna:
"İnşallah kurtulursun oğul," diyor. "Diyeceksin ki, ben kendimi vurdum. Diyeceksin ki, beni hiç kimse vurmadı."
Yaralı diretiyor:
"Böyle bir ifadeyi veremem de veremem," diyor.
Çakır Emmi başlıyor ağlamaya:
"Sen gidiyorsun... On altı baş horanta başımda... Oğlumdan oluyorum, arkasından da toprağımdan olmayayım. Şikayet etsen de ağanın oğlunu hapse atsalar ne olacak? Ağa, bir yolunu bulur oğlunu hapisten kurtarır ya. Bizim de topraktan atıldığımız yanımıza kar kalır. Etme eyleme oğul. Ağzını açma. Topraktan atılmamız demek, on altı baş nüfusumuzun da ölmesi demek. Gel öldürme, kanına girme on altı baş külfetimin oğul. Bu yaşımda beni süründürme."

Oğuldur, bakıp görüyor ki, başka bir çaresi yok. Boyun büküp babasına söz veriyor.

Hastanede de ifadesini böyle veriyor. Ve ölüyor.
Doktor, Çakır Emmiyi konuşturuyor ya, Çakır Emmi ağlayarak derdini döküyor ya, boş bulunuyor ya. Bin pişman.
"Ben böyle bir şey söylemedim," diyor. "Ağzımdan böyle bir şey çıkmadı," diyor başkalarına.

İşin korkunç tarafı bu inkar. Çakır Emminin inkardan başka çıkar yolu yok. Bu oğul pahasına, ölünceye kadar sürdüğü toprakta kalacak. Şikayet etse ne olacak? Eline hiçbir şey geçmeyeceğini Çakır Emmi bilmez mi? İşin korkunç tarafı insanoğlunu buna mecbur etmek.

Bu bir acı örnek. Tesadüfen karşılaştığımız bir örnek.
Böyle bir adam gelsin de ağasının isteği dışında, partisi dışında oy kullansın! Yağma mı?

Bizim ağalık sistemimiz aşağı yukarı bu.
Ben askerdim, sırtımda er elbisesi vardı. Çakır Emmiyi sıkıştırdım. Ağzını açmadı...

"Emmi," dedim, "ben de yarıcı bir ailenin çocuğuyum. Söyle bana derdini."
"Doktora dediğimdir. Sen yazıcıysan, söyleyemem. Kesseler, ağzımı açamam. Allah rahmet eylesin, giden gitti."
Ve gittim, Çakır Emminin, öldürsek de ağzını açmayacağını arkadaşlara bir iyice anlattım.

Çakır Emmi de kodu gitti. Bir korkusu vardı, ağzından kaçırdığı sözlerden dolayı efendilerin bir işler karıştırmasıydı. Giderken bana yalvardı durdu.
"Söyle de efendilere ocağımı söndürmesinler, bir oğlum gitti, geride kalan on altı baş külfetimi de onlar öldürmesinler."
Böyle örnekler verecek olsam, bu yapraklar değil, koca derginin tümü yetmez.

Örneğin gene ünlü "Baladız Olayı"nı anlatsam, bir roman olur. Duyup işitenin dudağı çatlar. Hani 1946'da köylüler Baladızda köyün ağasını öldürmüşlerdi ya... O olay gazetelere geçmiş, uzun zaman üstünde konuşulmuştu ya...

Ağa kimdir? Bildiğimce anlatayım:
1- Şimdi ağaların en önemlileri aşiret başkanları, oba, kabile başkanlarıdır. Bunlar daha çok Doğu Anadolu beyleri, ağalarıdır. Beylikler babadan oğuladır. Ağaların gücü zenginliklerinden gelir. Oba beyleri olmadıkları halde, onları zenginlikleri, aile olarak halkın üstüne hakim kılmıştır. Bey olmadıkları halde Osmanlılar, bu zengin, güçlü ağaları da, beyler gibi tanımış, rütbeler vermiştir. Halk onlara bey değil, ağa diye bakar. Çoğunluk, bunların beylerden farkı olmamıştır.
Benim bildiğim beylerin, bir örnek olarak veriyorum, özel hapisaneleri olmuştur da, ağaların olmamıştır. Bey hem yargıç, hem hapisaneci olmuştur.

Günümüzde, bu beylerin çocukları, sahip oldukları köylerden dolayı -Cumhuriyet devrinde hükümet bunların elinden hapisaneyi, halkı yargılama işini almıştır- eski güçlerini daha sürdürüp gidiyorlar. Eskiden bir derebey halka yüzde yüz hükmederdi. Halkın gideceği tek kapı derebey kapısıydı. Cumhuriyetin ilk günlerinde, beyler toparlanıncaya kadar halk rahat bir soluk almıştır. Sonra ne olmuştur, ellerinde para olan, güç olan ağalar, beyler yavaş yavaş hükümete sokulmaya başlamışlar, gelenek de onlara yardım ettiği için, halkla hükümet arasında bir köprü olmuşlardır. Onlarsız halk, hükümet kapısında hiçbir işlerini gördürememeye başlamıştır.

Şunu şurada açıkça yazayım da, gözden kaçmasın, Cumhuriyetten sonra bir kısım derebey ortadan kalkmıştır. Bunlar topraklarını har vurup harman savuran derebey çocuklarıyla eski derebeyliklerini olduğu gibi sürdürmeye çalışan, ekonomik güçleri olmayan derebey çocuklarıdır. Sırtlarını ekonomik güce dayayan derebeyleri, hem nüfuzları, hem de ekonomik güçleriyle sürüp gelmektedirler.
Demokrasiden sonra bunlar partilere girmişler, ellerinde oy olduğu için hemen birinci plana geçmişlerdir.

Biz seçimlerde hangi parti kazanacak yoklamasına çıktığımızda kaç ağa bu yanda, kaç ağa şu yanda diye yoklama yapar, ağaların güçlerini ölçer, ona göre sonucu gazetemize bildirirdik. Seçim tahminlerini bu şekilde kolaylıkla yapardık.

Bir de bunlarla paralel, tay giden bir Şeyhlik kurumu vardır. Şeyhler de din nüfuzundan faydalanan kimselerdir. Şeyhlik kurumu da babadan oğula kalan bir kurumdur. Aynı derebeylik gibi. Ellerinde ekonomik gücü olmayan, yalnız şeyhlik gücüyle kalan şeyhler zamanla güçlerini, yani bütün güçlerini yitirmişler, sırtlarını ekonomik güce dayayan şeyhler eskisinden de daha çok halk üstündeki hakimiyetlerini sürdürmüşlerdir. Şeyhler de beyler, ağalar gibi halkla hükümet arasında aracı olmuşlardır. Cumhuriyet çağında, bizim sandığımız gibi, hükümetin halkla öyle direkt bir ilişkisi olamamıştır. Yazık ki, bu bir gerçektir. Ağalar, hiçbir zaman hükümetle halk arasını boş bırakmamışlardır. Bunu kaldırmaya da hükümetlerin gücü yetmemiştir.

Bizim tarihimizde derebeylerin gücünü hep hükümet sağlamıştır. Cumhuriyette verilen halkçılık savaşlarına rağmen bunUn önüne geçilememiştir. Bunun önüne geçmek öyle lafla, avurla zavurla olmuyor. Ağaları hükümetten ayıracak, onları ortadan kaldıracak bir sisteme yönelmek gerekiyor. Bundan da hükümetlerimiz her zaman kaçınmışlardır. Ağaları, derebeyle-rini ortadan kaldırmak için savaşlar yapılmamış, niyetlenilmemiş değil, buna niyetlenen yüzde yüz onlarla savaşacak gücü kendilerinde bulamamışlar, attıkları adımları her zaman geri almışlardır.

2- Öteki ağalar da türlü sebeplerden toprak sahibi olmuş, zengin olmuş kişilerdir. Bunların güçleri, önceleri, yalnız ekonomik güçleridir. Sonraları, buna dayanarak, hükümet güçlerini de kendi güçlerine katmaya çalışmışlardır. Ve de katmışlardır.

Gelelim şimdiki duruma... Türkiyede bir ağalar saltanatı vardır. Cumhuriyetin ilk yıllarında bunlar hükümetin politikasına yüzde yüz hakim değillerdi. Sinmişlerdi. Hükümette onların dedikleri olmuyordu. Yani, doğrudan doğruya demek istiyorum. Kabuklarına çekilmiş, bekliyorlar, öylece duruyorlardı. Ama hükümet de yüzde yüz onları ortadan kaldıramıyordu. Ortaya çıkmak için uygun bir yer, zaman bekliyorlardı.
Atatürkten sonra bir durgun çağ başladı. Bu çağda, gittikçe güçlenmekte olan ağalar, hızlarını iyice artırdılar. Atatürkten gelen devrimci hız sürüp gittiğini sanıyordu. Köy Enstitüleri açıldı. Köy Enstitüleri ağaların elindeki köylüleri ister istemez uyaracaktı. İlkin, ağalar bu okulların ne olup olmadığını anlamadılar. Sonradan baktılar ki, bu okullar karanlıklarını deliyor. Büyük bir tehlike oluyor onlar için... Öyle bir propagandaya başladılar ki, köydeki anayı Enstitüdeki oğluna düşman kıldılar.
Gene dayanakları, "din elden gidiyor, okuyanlar gavur oluyor, ahlak bozuluyor"du. Bu işte, şehirlerdeki gericilerden de kendilerine büyük yardımcılar buldular. Bir de politik faydalar çıktı ortaya. Ortaya çıkan partiler köyde, köylünün faydasına dayayamazdı sırtını, dayasa dayasa ağanın faydasına dayardı. İşte böylelikle ağalarla politikacılar birleştiler.
Bu sefer ağaları partiler paylaşamaz oldular. Hangi partide ağa çoksa, o partinin seçim gücü daha çoktu.

Önce Halk Partisi ağaların hoşuna gitmek için Köy Enstitüsünün yüksek kısmını kapattı. Bu, yüzde yüz birkaç ağayı kendisine çekmek içindi. Sonra güçlenen ağalar, Enstitüleri toptan kapattılar. Böylelikle ağaların önlerindeki en büyük engel kalkmış oldu. Şimdi aydınlar diretiyorlar. Köy Enstitüleri açılsın da açılsın. Havanda su dövüyorlar. Böyle bir sistemde Köy Enstitüleri açılamaz. Bunu bilerek savaşıyorlarsa bir diyeceğim yok. Eğer açılır umutları varsa, avuçlarını yalasınlar. Köy Enstitüleri, son yıllarda ölü haline gelen Halkevleri de kapatılınca, ağalar karşısında hiçbir engel kalmadı, halka giden bütün yollar kapatıldı.

Son yıllarda ağalar iki güce birden sahip oldular, biri ekonomik güç, öteki de politik güç.
Bunların karşısında yalnız, aydınlar kaldı.

Eskiden ağaların ekonomik güçleri yalnız, topraklarının sınırlarında kalıyordu. Şimdilerde bu güç şehirlere, kasabalara girdi. Ticarete, sanayiye el attı.

Çukurovadan, Eğeden, hatta Doğu Anadoludan birçok örnekler verebilirim. Çiftlik temel oldu. Çiftliğin getirdiği parayla bazı kimseler, fabrikalar kurdular, ticarethaneler açtılar.

Çukurovadaki büyük fabrikalardan, ticarethanelerden bir kısmı çiftliği olan ağalarındır. Bunların bir kolları çiftliklerinde, bir kolları da fabrikalarında, ticarethanelerindedir.
Çiftliği olmayan, işe fabrika kurmakla, ticaretle başlamış birtakım kişiler de çiftlik almaya başladılar. Buna da Eğede, Çukurovada birçok örnek verebilirim.

Ekonomik görünüş bu, gittikçe iki güç bir yerde birleşiyor.
Bunlar, böylelikle dört bir yara saradursunlar, bütün güçleri ellerinde toplayadursun, bunun karşısındakiler ne yaptılar? Yani aydınlar, emekçiler?..

On yedi yılda bunlar politik, ekonomik, yenilmez bir güç haline gelirlerken, halk güçleri hep baltalandı.
Emekçiden yana olan partiler kuruldu, türlü bahanelerle bunlar kapatıldı. Kuranların başlarına olmadık işler açıldı. Türlü karalar çalındı. Emekçi taraftarlarına vatan haini bile dediler.
Nerede işçi, köylü teşkilatlanmaya doğru bir adım attıysa, ağaların etkisindeki politika onların başına hışım gibi indi.

Böylelikle ortaya korkunç bir dengesizlik çıktı. Halk hakkını arayamıyor, birikemiyor, bu dengesizlik, keşmekeş daha sürüp gidiyor.
Politikacılar da yirminci yüzyılda bunun böyle, tam bu minval üzere sürüp gideceğini sanıyorlar.
Gören göz kılavuz istemez, derler ya yalan. Gören göz kılavuz istiyor, hem de nasıl. Ağalar hem görüyor, hem de yüzyıllık oyunlanna eskisi gibi, eskisinden de daha beter devam edip gidiyorlar.
Şimdi bunlar politik güçleriyle, ekonomik güçleriyle, bir de propaganda güçleriyle halkın karşısındalar. Gittikçe büyüyorlar. Bir söz vardır, bırak sarhoşu yıkılana kadar gitsin, derler.

Para verip gazete çıkarttırıyorlar. Para verip adam tutuyorlar. Halkı tutan, o halk için bir ışık olan Köy Enstitüsünü tutanlara, emekçinin hakkıyla birlikte olanlara sövdür ha sövdür ediyorlar.

Bence, bunlar işi daha da azıtacaklar. Otuz yıldan bu yana gelişleri bunu gösteriyor. Şimdi ilerici, emekten yana olanlara sövüyorlar. Yarın hapsedecekler. Başlarına türlü haller açacaklar.

Bir şey bilmiyorlar, halkı toptan imha etmedikten sonra, yirminci yüzyılda halk emeğini yedirmemeyi öğrenmiştir, evet halkı toptan imha etmedikten sonra önüne geçemezsin. Halk hakkını alacak. Bir halk şairinin dediği gibi:
Serdarı halimiz böyle n'olacak
Kısa çöp uzundan hakkın alacak
Mamurlar yıkılıp viran olacak
Akıbet dağılır ilimiz bizim

Yukarıdan beri söylediklerimi bir araya toplayayım: Önce toprak, sonra ticaret ve sanayi gücü. Bunlarla birlikte politik güç, sonra gittikçe organize bir hale gelmek. Bununla birlikte müthiş bir propaganda gücü. Gazeteler çıkarmak, yardakçılar tutmak. Milliyetçi kalıbına girmek, karşıdakilere vatan haini demek. Bütün gerici öğeleri, sahte dindarları bir araya getirmek.

Bir araya gelmeye çalışan emekçi gücünü parçalamak. Bunun sonu ne mi olacak? Ağalar, daha nereye kadar güçlenecekler? Getirdim sizi bir umutsuzluk kapısına bıraktım.

İş hiç de sanıldığı gibi değil. Bizim tarihimizde ilk olarak emekçilerle aydınlar birleşiyorlar. Bu birleşmenin önüne geçmek için türlü çabalar gösteriliyor. Ama birleşecekler. Emekçi gücüyle birleşen aydın gücünün önüne hiçbir şey geçemez. Şimdilik bu birleşme bir kıpırtı halinde. Yakında büyüyecek.

Gene biliyorsunuz ki, hak nerdeyse güç ordadır. Hakkın bazı bazı yenildiğini görmüşsek de, bunun yalancı bir yenilme olduğu çok geçmeden anlaşılmıştır.
Gene yeniden yeniden söylüyorum:
Kısa çöp uzundan hakkın alacak!
Ya insanoğlunun hakkı? Kısa çöp kısa çöpken...
4.4.1962


Kasaba Politikacıları

Fakir fıkaralar elbirlik edek
Gelin beş on tane mezar kazalım
Çeltik arkın başladılar geliyor
Gelin beş on tane mezar kazalım

Bu iş gayet yakın zannetmem ırak
Çeltik ekilirse el tutmaz kürek
Eninde sonunda bizlere gerek
Gelin beş on tane mezar kazalım

Fıkaranın zaten kötü bahtı var
Zenginlerin cibinliği tahtı var
Sivrisineğin de bize ahtı var
Gelin beş on tane mezar kazalım

Vakti müsaitler tarlaya göçün
Sivrisinek var ha gözünüz açın
Durman arkadaşlar, çocuklar için
Gelin beş on tane mezar kazalım

Sivrisinek dermanımız olmadan
Yerler yumşak kurağını bulmadan
İşin gücün firavunu gelmeden
Gelin beş on tane mezar kazalım

Kiminiz bel alın kiminiz kürek
Bu iş bize ait hazırlık görek
Komşu köylere de hep haber verek
Gelin beş on tane mezar kazalım

Yarın heyet gelir verilir emir
Bu saltanın yeri yolsuz mu denir
Fakir fıkaranın çocuğu ölür
Gelin beş on tane mezar kazalım

O sahada sivrisirıek beslenir
Uslanmayan fikaralar uslanır
Beyaz kefen üzerine süslenir
Gelin beş on tane mezar kazalım

Ali Dilci der ki dinler mi aman
Çeltikçinin kastı hepsinden yaman
Ölüm muhakkaktır geldiği zaman
Gelin beş on tane mezar kazalım

Bu çeltik sorununu bir örnek olarak ele alıyorum. Çeltik büyük masraf, büyük para isteyen bir iştir. Suyu, tarlası, ırgat parası. Sonra çeltik en çok para kazandıran bir üründür. Bire seksen, bire yüz verir. Bazı çeltikler vardır ki, bire yüz yirmi de verir. En az üç ay, en çok beş ayda bu ürün gelişir. Yani beş ay önce yatırdığın paranın birkaç mislini hemen alabilirsin. Kim ekebilir bu çeltiği, kim ekecek, tabii ağalar. İşte böylece kolay kazanç sağlayan bu ürün üstüne öyle dalavereler döner ki, akıl hayal almaz. Bir insan otursa da çeltik üstüne döndürülen dalavereleri yazsa, ciltlerle kitap olur. Ve de bu kitapları okuyanlar insan soyundan utanır. O dalavereleri burada yazmamın mümkünü yok. Onun için bu faslı geçelim.

Çeltik ekimi başlamadan köylünün içine bir korkudur düşer. Sıtma korkusu, ölüm korkusu. Çeltikten dolayı yapılan bataklıklar havayı zehirler. Çeltik sahalarına yakın köyler kokmuş bataklık havası almak zorundadırlar. Bu bataklıklardan bir sivrisinek çıkar ki, bulut örneği. Buna inanılmaz. Gerçekten bulut gibi karartır gökyüzünü sivrisinek. İnsanlar değil, hayvanlar da tedirgin olurlar. Sabahleyin kalkar ki, avludaki atların, ineklerin öküzlerin sırtlan kızıl kan içinde kalmış. Bizim köyün insanları atlarını sinekten kurtarmak için bir usul buldulardı. Geceleri atlarını dağa çekiyorlardı.

Göz önüne getirin ki, köylülerin çoğu cibinliksiz. Çocukla-nn yüzleri, bedenleri paramparça. Kadınların, erkeklerin yüzleri gözleri şiş şiş... Ve çocukların karınları gebe kadınların karnı gibi. Boyunları ipincecik. Çeltik ekimi zamanı, çocukların kırım zamanı. Ve çocuklar, çeltikten dolayı mutlaka öleceklerdir. Yukarıdaki şiir çeltik ekimi zamanı gelirken, ölecekler için daha önceden mezar kazmaya çağrıdır. Bu bir haykırıştır. Bu işte Ali Dilci tek değil. Son yıllarda Çukurovada yetişmiş halk şairlerinin hepsi böyle acılı şiirler yazmışlardır.

Çukurovada çeltikten dolayı her yıl yüzlerce çocuk ölür. Buna insan yüreği dayanmaz. Bu düpedüz bir kırımdır.

Bu çeltikçiler kim? Bu memleketin çocukları... Üstelik de birçoğu, hani şu milliyetçiler var ya, onlardan. Bunlar bu vatanı sevmezler mi? Sevmez olurlar mı? Hele yanlarında bir vatan, bir millet sözü açın. Görün ki, iki gözleri iki çeşme. Ah vatan, vah vatan... Şimdi şunu da şurada yazmadan geçmeyeyim. DDT çıkmadan önceydi bu kırım hikayesi. DDT çıktıktan sonra, sivrisinek belası bir zaman için ortadan kalktı. Şimdi sinekler DDT'ye de adapte olmuşlar. Artık DDT onlara vızgeliyor. Gene Çukurovada çocuk ölümü yavaş yavaş başlıyor.

Geçelim bunu da, diyeceğime gelelim. Bir gün, bu çocuk kırımı günleri, bu çeltikçi ağalardan biriyle bir köye geldik. Adamın ovada ekilmiş tam 3000 dönüm çeltiği vardı. Köye girerken köyün mezarlığında bir kalabalık gördük, kalabalığa girdik. Baktık ki, dört beş tane küçük mezar. Köylüler, beni ve ağayı tanıyorlardı. Dediler ki:
"Bugün beşini birden gömdük. Hepsi de zehirli sıtmadan."
Ağa konuşamadı. Gözleri dolmuştu. O köyde işimiz vardı. Orada duramadık, köye giremedik, mezarlıktan gerisin geri döndük.
Ağaya dedim ki:
"İşte gözlerinle gördün. Bu çeltik yerine pamuk ekseniz, ya da şu çeltiği usulüyle ekseniz..."
Ağa uzun zaman konuşmadı, sonra bana döndü:
"Ben ekmesem ötekiler ekmeyecekler mi?"
Dedim ki:
"Sen güçlü bir adamsın. Halk çeltik ekilmesin diye var gücüyle mücadele ediyor. Ankaraya heyetler gönderiyor. Tel üstüne tel çekiyor. Sen de halkla birlik olsan bu kasabaya çeltik ekilmez."
Ağa:
"Doğrusun, ekilmez." dedi. "Ama ben çeltikçilerle savaşa-mam. Beni mahvederler. Ocağımı söndürürler. Sonra çeltik çok faydalı bir üründür. Eğer biz çeltik ekmesek, devletin dövizleri dışarı gider. Birkaç çocuk ölmüş..."

İşte bu adam bir çerçeveye, sinek gibi bir bala düşmüş. Ne kadar çırpınırsa çırpmsm, çırpındıkça batıyor. Bu verdiğim örnek iyi niyetli bir ağa örneği...

Kasaba politikacısının sınırı, faydalarının sınırından başlar, orada biter. Memleketin faydaları çiftliğinin, fabrikasının dışına çıkamaz. Çiftliği ürün vermemişse memleket batmıştır. Fabrikası az işlemişse memleket yanmıştır. Her zaman ağanın faydası memleket faydasıyla paralel gitmez. Çoğu zaman çatışır. Bu bir gerçektir.

Bizim politikamız, kasaba politikacılarının elindedir. Hele şu bizim demokrasi denemesinden sonra büsbütün geçmiştir.

Demokraside, parti, sırtını seçmene dayamak zorundadır. Seçmen kimin elinde, ağaların elinde... Ağalar sittin sene, seçmeni elinde tutmak için ne yapar? Önce ekonomik gücü elinde tutmak ister. Bu ekonomik gücü elinde tutmak için, vatandı milletti, kimsenin gözünün yaşına bakmaz. Hiçbir ülküsü yoktur. Olamaz da... Ekonomik gücü eline nasıl geçirmiştir? Halkı sömürerek. Halk sömürülmesine neden izin verir? Geridir, cahildir, geleneği yıkacak gücü kendinde bulamaz. Halk ilerlemesin diye ağa, halkı okutmamak ister. Köy Enstitülerine bu yüzden düşman oldular. Halk, kötü gelenekleri içinde kalsın ister. Hocaların, imamların hurafeleri içinde kalsın ister. Ileriliği isteyen -az da olsa vardır- hocalara, imamlara düşman olur. Ben öyle bir hoca biliyorum. Salt hurafelerin aleyhinde bulunuyor, akli/ gerçek Müslümanlığı söylüyor diye, fıkara hocacıklara komünist dediler. Bir tanesini ağalar kasabaya sokmuyorlardı. Çünkü bunlar için en büyük tehlike gerçek din adamları, gerçek Müslümanlardır. Kasabaya sokmadıkları bu hoca, toprak reformu taraftarıydı. Bunun da gerekçesini Müslümanlıktan çıkarıyordu.

Yukarda ne demiştim, seçmenler ekonomik ve başka sebeplerden dolayı kasaba ağalarının elinde. Partiler de sırtlarını ister istemez bu ağalara dayamışlardır. İşte bundan dolayı da Türkiyedeki Meclise birçok ağa giriyor. Çatlasan da patlasan da Türkiyenin bugünkü durumu bu. Bugünlerde Türkiye politikası bu ağaların elinde.
İstediğin kadar çabala, öyle olumlu bir tarım vergisi koyamazsın. Koydurmazlar.
Toprak reformu yapamazsın, yaptırmazlar.
Köy Enstitülerini açtırmazlar, açamazsın.
Herhangi bir gerçek kalkınma çabası bu adamların işine gelmez. Gelemez. İsteseler de bunu yapamazlar. İçlerinde, yu-kardaki örnekteki gibi, iyi niyetli insanlar da olsa, onları mahvederler. İçlerinden atarlar. Politik, ekonomik gücünü sarsarlar. Bu bir düzendir. Bu düzen Türkiyede taş üstüne taş koydurt-maz. Ot bile bitirtmez.

Bu ağalardan ülkücü insanlar da çıkmaz mı? Ben çıkanlarını gördüm. Ağalar kendi içlerinden çıkan ülkücülere en büyük düşmandırlar. Böylelerini ne yapıp yapıp, saf dışı ediyorlar.

Peki, bu ağalar kimler? Sosyal, ekonomik durumları belli. Öğrenim durumlarına gelince... Hemen hepsi üniversite mezunu. Birçokları da Avrupa görmüş kişiler. Öğrenimini bitirip kasabaya yeni gelmiş gençler bilirim. Geldikleri günlerde bunlar sosyalist mi sosyalist, ilerici mi ilerici... Önüne gelene eşitlikten, sömürülen halktan söz açar... Türkiyenin kurtuluşu bu ağa düzeninin yok edilmesinde, sosyal adaletin sağlanmasmdadır. Bunlara bakar bakar da Türkiye kurtuldu dersin. Bir ağa oğlu böyle olur, böyle düşünürse, memleketin kurtuluşu için bütün Ageller kalkmış demektir.

Aradan, çok değil, altı ay ya da bir yıl geçer. Ağa oğlu tamamen değişmiştir. Sosyalizm mi, bu bir esirliktir. Halk mı, bu kadar geri, bu kadar cahil bir kütle başka türlü bir idareye layık değildir. Sömürülme mi, halk değil, ağalar sömürülüyor. Bu tembel köylüler, hiç çalışmıyorlar. Yat babam yat ediyorlar. Bütün Türkiyenin felaketi bu tembel halktır. Halk elleri kolları sıvayıp bir çalışsa, onu çalıştırmanın bir yolunu bulsak, Türkiye cennete dönecek. Halkı çalışmaya alıştırmalı. Bizi hiçbir yeni düzen kurtaramaz. Bir tek şey kurtarır, o da halkın daha çok çalışması... Avrupa, çalışkan halkı yüzünden böyle ileri, yoksa sosyal eşitlikten dolayı değil.

Delikanlı artık tam yola gelmiştir. Üstelik de ağzı laf yapar. İlk seçimde aday olur, seçilir.

Artık o, Türkiyenin gerçeğini herkesten iyi biliyordur. Halkın içinden gelmiştir. Onun dışındakiler, sosyal eşitlikçiler, Köy Enstitücüler, her ilerilik isteyen, birer hayalcidir. Onlar Türkiyenin gerçeğini bilmezler ki... Masa başında oturup havaya savu-rurlar. Sosyal eşitlik, sosyal eşitlik... Türkiyede sosyal eşitlik sökse, Köy Enstitüleri sökse, ileri herhangi bir hareket yapılabilse, onlar yapmazlar mı? Onlar bu memleketin düşmanı değiller ki... Önce halkı bu tembellikten kurtarmalı...

İnsana öyle geliyor ki, bunların dillerinin altında bir bakla var. Bir bakla var ki, çıkaramıyorlar. Nasıl çalıştıracaklar halkı? Bu düzende nasıl çalıştıracaklar? Şöyle olabilir. Bir kanun çıkartılır, çiftliklerde, fabrikalarda halk günde yirmi saat çalıştırılsın. Çalıştırılsın ki, Türkiye bu yoksulluktan kurtulsun. Halkı bu düzende, başka türlü çalıştırabilmek benim aklıma gelmiyor.

Bir de korkuları var. Görüyorlar, bu böyle gitmiyor. Her şey karmakarışık. Karşılarına birtakım ilerici güçler dikiliyor. Halk homurdanıyor. Halkın durumu gün geçtikçe daha bozuluyor. Onlar zenginleştikçe, kendilerinin işleri büyüyor ya, onlarda da hayır yok. Bu yüzden bir rahatsızlık var.

Türkiye büyük bir gelişmeye gebe. Ne yapacaklar? Kasaba faydacılığı, kasaba dalavereciliği ile artık, bu çağda, bir devlet idare edilemiyor. Bu gelişen, büyüyen rahatsızlık karşısında bir yolunu bulmalılar. Şimdi karışıklık, bu yolunu bulma çabasından doğuyor. Kasaba faydacılığında direnenler, bir de kasaba faydacılığını aşmak isteyenler. Ama ikisinin de temeli gene kasaba faydacılığı... İçinden çıkamayacaklar. Gelişen halk gücü, gelişen emekçi gücü karşısında şaşkına dönmüşler. Siz şimdiye kadar Türkiyede bu kadar gerici, Turancı, ırkçı, sözümona milliyetçi yayın görmüş müydünüz? Denize düşen yılana sarılır, derler. Kasaba politikacıları şimdi bu gerici yayınlara sarılmışlar. Onları besliyorlar, onları savunuyorlar, onlardan bir car umuyorlar. Bu dergiler, bu gazeteler ağza alınmaz küfür, inanılmaz çamurlarla ilericilerin üstüne saldırıyorlar. Ahlaktan söz ediyorlar. Sayfaları birer ahlaksızlık kumkuması... Türk milleti küfretmez diye, bir romanın yasak edilmesini sağlıyorlar. Hem de en beterinden küfrederek. Bu ortam bulamaz, okunmaz yayınlar, satılmadıkları halde yaşıyorlar. Yaşayacaklar da. Ta ki... halk gücü karşılarına dikilsin... Dikilinceye kadar.

Son söz, bu düzen kasaba politikacılığı düzenidir. Temeli faydacılıktır. Küçük, mahalli faydacılıktır. İster istemez, her şey bu faydacılığa göre geliştirilir. Umudum yok. Bala düşmüş sinekler, bu baldan çıkamayacaklar.

Çeltik örneği küçük bir örnek. Çeltik zararlı mı, gözü yaş içinde ağa, onun zararlı olduğunu bile bile ekecek. Köy Enstitüleri faydalı mı, onun faydasına inanan -dediğim gibi, ben en iyi niyetlilerini söylüyorum- evet, inanan ağa, bile bile Köy Enstitülerini açtırmayacak. Bile bile geriliği, cehaleti körükleyecek.

Kasaba politikacısı ne kadar iyi niyetli olursa olsun, küçük hesaplarının dışına çıkamayacak. Uçurumun başında olduğunu bile bile, muhataralı yolunda yürüyecek.

Üstelik de kasaba politikacıları arasında bu iyi niyetliler devede kulak. Kötü niyetliler çoğunlukta. Bunların gözleri de faydalarından başka hiçbir şeyi göremez.
14.5.1962
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder
azchamur
Forum Yöneticisi
Forum Yöneticisi


Kayıt: 19 Arl 2009
Mesajlar: 1279

MesajTarih: Cmt Oca 30, 2010 1:20 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

Karakolda Ayna Var — Ankarada Ayna Var

Ben hükümetin, aydınların, politikacıların yerinde olsam en çok Erbaa Olayı üstünde dururdum. Erbaaya kurullar gönderirdim, bilim adamları gönderirdim, bu işi enine boyuna araştırırdım. Biliyorum ki, bizimkiler buna hiç önem vermezler, vermeyecekler. Gene eski tas, eski hamam sürüp gidecek.

Burada, bildiğimce, dilimin döndüğünce Erbaa Olayını anlatmam gerek. Okuyan var okumayan var, bi kere haberin özetini vereyim. Erbaa köylüklerinden suç sanığı bir delikanlıyı Erbaa karakoluna götürüyorlar. Sabahleyin, karakoldan çocuğun ölüsü çıkıyor.

O gün Erbaanm pazarıymış. Binlerce köylü Erbaaya birikmiş. Bunu duyan köylüler coşup taşıyorlar. Siz misiniz karakolda adam öldüren, basıyorlar karakolu. Köylüyle candarmalar arasındaki silahlı çatışma tam dört saat sürüyor.

Şimdi açık konuşalım. Senirkent Olayını da herkes bilir, halk karakolları zulüm mahalli olarak bilir. Şimdi burada size açık açık söyleyeyim. Cumhuriyet çağında karakol dayağı yememiş hemen hemen hiçbir köylü yoktur. Vergi demiş dayak atmış, yol parası demiş atmış, kız kaçırma demiş atmış, tanıksın demiş atmış, sonra da keyif için atmış... Atmış oğlu atmış-Şimdi Türkiyeye sesleniyorum, dayak yememiş köylü varsa parmağını kaldırsın, diyorum. Buna parmak kaldıracak çok kişi çıkmaz.
Senirkent bir örnektir. Erbaa da bir örnektir. Senirkent Olayından sonra millet sanıyordu ki, karakolda dayak yok. Mahkeme karar vermeden Erbaa olayını candarmaların sırtına yük-leyemeyiz. Ama, yirmi beş yaşındaki fidan gibi delikanlı karakoldan ölü çıktı ya, kıyamet kopsa kimse inanmaz delikanlıyı candarmaların öldürmediğine. Çünkü sebebi vardır. Türk köylüsü bilir ki, karakola giren dayak yer.

Candarmalık kurumu Anadolu halkı üstünde bir baskı kurumu olmuştur. Bir sorumsuzluk kurumu. Bir olay, beş olay değil. Anadolu halkı binlerce candarma olayının tanığıdır.

Türk köylüsü candarmadan o kadar korkar ki... Ne eşkıyadan, ne ejderhadan, ne de zelzeleden candarmadan korktuğu kadar korkmaz. Candarmalar köye girdiği zaman öylesine korkardık ki, hepimiz kapılarımızı kapar, candarmanın köyden çıkıp gitmesini beklerdik. Onlar gidincedir ki, köylüler dışarı çıkarlardı.

Erbaa ne demektir, biliyor musunuz? Nah, buraya geldi, demektir. Yoksa, nah buraya kadar gelmese, bu kadar ezilmiş, candarma korkusu altında bu kadar sinmiş halk, karakolu basacak kadar her şeyi göze alamazdı. Siz candarmalarınızı bilirseniz, ben de köylülerimi bilirim.

Ben karışmam, işte burada söylüyorum... Aklınızı başınıza toplayın, dövmeyin köylüyü. Soymayın, sömürmeyin... İnsan gibi yaşaması için bir şeyler bulun... Sonra başınıza büyük işler açacaksınız.

Ankara Olayı da Erbaa Olayına bağlı, onun soyundan bir olay. Şimdiye kadar açlar kendi başlarının çaresine bakmışlardır bizim yurdumuzda. Başlarına bir çare bulmayanlar açlıktan ölmüşlerdir. Aç mezarı var mı, diye bir söz dolaşır ortalıkta. Vardır ya... Yok diyenler yalan söylüyorlar. Ama şimdiye kadar bizim açlarımız bağırmamışlar çağırmamışlar, kediler gibi gidip evden uzakta ölmüşlerdir.

Şimdi işçiler, öleceklerse, açlıklarım söyleye söyleye ölecekler.
Ne yapmışlar işçiler, fıkaralar? Ankarada yola düşmüşler, sessiz sessiz yürümüşler. Bakın hele şunların ettiklerine. İşçinin yürümesi ne demek. Şimdiye kadar aç aç öldüler de yürüdüler i? Bizim geleneğimizde işçi yürümesi, köylü yürümesi diye bir şey var mı? İşte bu bizim ağaları zıvanadan çıkarmış. Vermişler adliyeye. Ne kolay, ne kolay... Elinde polisin var, polisinin elinde copu var, tabancası var. İşçinin elinde aç midesinden başka bir şey yok ki... Gücü yeten gücü yetene...
Yüz yıl önceki metotlarla, dayak metotlarıyla memleket idare edilmez. Karşılığını mutlaka göreceksin. Yirminci yüzyıl, halkların haklarını aldıkları yüzyıldır. Bunu böyle kabul etmek zorunda kalacaksın. Etmemekte direnirsen, kırılacaksın.

Şimdi gene tedbirler alacaklarmış. Sıkışınca tedbir. Bir yere gelince artık tedbir falan para etmez. Tedbir alıp da ne yapacaksın? Bütün bir milleti tutup da hapse atamazsın ya... Kurşunla-yamazsm ya. Tek tedbir insanları aç koymamaktır. İnsanca, eşitçe yaşamalarını sağlamaktır.
Bunu yapabildin mi, bütün tedbirler senindir.

Dayak atanlar, cop kullananlar Anadoluyu iyi bilmiyorlar. Anadolu halkını hiç bilmiyorlar. Bu millet çok tahammüllü bir millettir. Yüzyıllarca çeker çeker, bir yere getirir. Sonra bir de çekmeyeceği tutarsa... O zaman işte, seyreyle gümbürtüyü.

Niçin bütün tedbirlerine rağmen faşizm sökmedi? Sökmeyecek. Bundan böyle halkın faydasıyla bağdaşmayan hiçbir idare sökmeyecek. Yirminci yüzyılda idarelerin en büyük özelliği halkın faydasıyla atbaşı gitmesindedir. Çağımızın büyük savaşı budur.

Erbaa Olayı bin olaydan bir tanesi. Ankara Olayı bin işsizden bir tanesi... Yeter artık, bunlar için cop tedbirleri almayın. Elinize hiçbir şey geçmez.
Başka tedbirler, başka tedbirler... Temel tedbirlere doğru.
Benden bu kadar...
9.5.1962


Demokrasicilik Değil, Demokrasi...

Biz demokrasicilik oynuyoruz, dediğim zaman kızıyorlar.
Hürriyet bir bütündür. Demokrasilerdeki hürriyetin bir kısmı, küçücük bir yeri zedelenirse, orada demokrasi yok demektir. O demokrasi bir aldatmacadan başka bir şey değildir.

Önce kişinin hürriyeti. Söz, vicdan hürriyeti. Sonra sınıfların hürriyeti. Faydalarını koruma hürriyeti. Sınıfların eşitliği.

Yıl 1945. Eeeeh, artık sırası geldi, bizde de demokrasi olsun. Elde var da neden bizde yok. Makinayı Avrupalılar yapmışlar, para verir alırız. Bir de demokrasi yapmışlar, bunu para vermeden de alıveririz. En ucuzu bu.
Avrupa bu demokrasiyi nasıl yapmış? Hangi zorluklar onları ite ite çağımızdaki demokrasi düşüncesine getirmiş? Bu toplumların şimdiki demokrasi anlayışları nedir?

Bizde bir söz daha var. Bu sözün üstünde ısrarla duruyoruz. Türkiyede sınıf yok. İşin kötülüğü de budur işte.

Ne demek sınıf yok?
Yani, diyorlar ki, sömüren ve sömürülen yok. Bunu böyle kabul edince de her şey bitiyor.

Yalnız idare edenler ve edilenler var.
Turancıları, ırkçıları, sözümona milliyetçileriyle, mukadde-satçılarıyla sınıf var diyenlere de veryansın ediyorlar. Bir küfür sağnağı, bir vatan hainliği damgası... Sonra Turancısı, ırkçısı, mukaddesatçısı, sömüreni demokrasi istiyor. Ah demokrasi, vah demokrasi, demokrasi gibi hiç var mı? Şu demokrasi bir gelse yurdumuza, her şey düzelecek. Ama demokrasi gelmiyor. Bir türlü, bir türlü gelmiyor.

Söz hürriyeti, vicdan hürriyeti. Ve herkese eşit bir hürriyet. Bir de teşkilatlanma hürriyeti...

Yıl 1945. Avrupada var da bizde neden olmasın şu demokrasi? Sahiden neden olmasın? Gelin yapalım. Ortada bir CHP var. Başka partilere de izin verelim. Hemen başka partiler kuruluyor. En güçlüsü DP oluyor. Başlıyor politik savaşa. Başka partiler de kuruluyor, örneğin sosyalist partileri. Sendikalar kurulmaya başlıyor. Amanın ipin ucu elden gidiyor. Biz demokrasi istemiştik. Biz, sınıf partileri istememiştik ki. Sosyalist partileri kapatılıyor. Sendikaları türlü yollardan ortadaki partiler paylaşıyorlar.

Çalışan sınıfın dışındakiler ikiye üçe ayrılıp sonu gelmez sözlerle, kavgalarla biribirlerini oyalıyorlar. Ama memleket de bir yandan uçuruma uçuruma gidiyor.

Buhran başlıyor. Bu buhran ister istemez bir diktatör çıkarıyor ortaya. Bu diktatoryaya karşı millet ayaklanıyor.

Söz hürriyeti, vicdan hürriyeti. Teşkilatlanma hürriyeti. Bir düşünürümüz, bizim demokrasiyi iki ayaklı bir masaya benzetmişti. Ne yaparsan yap, masa iki ayak üstünde durmaz. Bir denge gerek. Bu masayı iki ayak üstünde durdurmak için sihirbaz olmak gerekir. İnönü gibi bir sihirbaz. Ama İnönünün sihirbazlığının da bir sınırı olsa gerek.

Kişi hürriyetini, söz hürriyetini, vicdan hürriyetini kabul edince sınıf hürriyetini de kabul edeceksin. Kişiden yürüyerek sınıfa varmak zorundasın. Sınıfa varınca da onun teşkilatlanmasını kabul edeceksin.
Şimdiye kadar yalnız ağa sınıfı teşkilatlandı. Onlar partiler kurdular, onların faydasına işledi hükümetler. Sınıfı inkar etmek ne demekti? Türkiyedeki çalışan sınıfı inkar etmekti. Onlara hiçbir hak tanımamaktı. Tek yönlü, tek faydalı bir demokrasi. Sınıfı inkar edince birtakım insanların söz, vicdan, teşkilatlanma hürriyetlerini yasaklamaktı.
Tek yönlü demokrasi, demokrasi değildir. Bunu bilmiştik. İşimize gelmemişti.

İptida Batıda da idare belirli bir sınıfın elindeydi. Uzun yıllar dünyayı bu bölüğün diktatoryası idare etti. Bir zaman geldi ki, çalışanların gözü açıldı. Haklarını, hürriyetlerini istemeye başladılar. Üstelik zorla da almaya kalktılar.

Buna karşılık ortaya demokrasi çıktı. İşçi sınıfı teşkilatlandı. Çalışanlar faydalarını koruyan kurumlar çevresinde toplandılar. İdareye katıldılar.
Demokrasi iki sınıfın savaş alanıdır. Faydalarının çarpıştığı yerdir. İşte bizde, demokrasinin hikmeti vücudu olan çalışanlara hiçbir hak tanınmamıştır. Politik alanda da onlar ezilmişlerdir.

Korku içindeyiz. Demokrasi yaşayacak mı, yaşamayacak mı? Yani şimdiki acayip demokrasi. Yani iki ayaklı masa. Ne kadar çırpınırsak çırpınalım, ne yaparsak yapalım bu iki ayaklı masa düşecektir.
Demokrasinin teminatı ne şudur, ne de budur. Ne bu bölük, ne şu bölüktür. Ne bu adam, ne şu adamdır. Demokrasinin teminatı onun kurumlarıdır. Hür sendikalardır.

Vicdan hürriyetini kabul etmişsen, söz hürriyetini kabul edeceksin. Yoksa senin vicdan hürriyetin hiçbir işe yaramaz. Kişi hürriyetini kabul etmişsen, teşkilatlanma hürriyetini kabul edeceksin. Zenginin hürriyetini kabul etmişsen, fakirin hürriyetini de kabul edeceksin... Yoksa ne kadar sihirbaz olursan ol, iki ayaklı masayı ayakta tutamazsın.
Diyeceksiniz ki, işte sendikalar, işte işçi partileri. Kim önüne geçiyor?
Ben de diyorum ki, nerede grev hakkı?

Çalışanların başında Demoklesin kılıcı gibi duran, onun bütün çalışma, teşkilatlanma hürriyetini köstekleyen 141. madde, 142. madde, 163. madde. Bu maddeler antidemokratiktir. Bu maddeler bizim şimdiki Anayasamıza da aykırıdır.

Grev hakkım tanımadan, şu yukarıdaki antidemokratik maddeleri kaldırmadan tek yönlü, tek faydalı demokrasi olmaktan kurtaramazsın demokrasiyi. Ha yıkıldı, ha yıkılacak korkusundan da kurtulamazsın.
Görüyoruz, Fransada, İngilterede. Başka diyarlarda demokrasi masası dört ayak üstündedir. İşte bu yüzden de türlü büyük fırtınalara dayanıyor.
Gizli Ordu faşistleri, Fransada demokrasiyi yıkamıyorlarsa, Fransadaki demokratik kurumlar yüzündendir. Onların büyük güçlerinin demokrasiye yardımcı olmasındandır.

Size söylüyorum, eğer içtenlikle demokrasiyi istiyorsanız, grev hakkının, işçi sendikalarının, İşçi Partisinin teşkilatlanmasının önüne geçmek değil, ona var gücünüzle yardım edersiniz.

Demokrasiyi ayakta tutacak büyük güç, bu ve bunun gibi demokratik kurumların gücüdür. Bunu böylece bilip aklınızı başınıza toplayasmız. Ve de ondan bundan sihir, keramet beklemeyesiniz.
30.5.1962


Yergi

"Köpek leşi gibi uyuyor şehir: Yok, değil, öyle değil. Köpek leşi, kokusu yönünden iğrenç, yoksa ölmüş bir köpekte kırılmış çocuk oyuncağının hüznünden başka tatsız ne vardır. Kokusu bakımından öyle bu şehir. Pis şehir bu. Alabildiğine pis şehir. Bit gezmemiş kanepe, sümük sürülmemiş, balgam atılmamış hiçbir yeri yok. Yakamızdaki kir fabrika dumanından değil, pislikten, tozdan, mikroptan. Bu şehir laubaliliğin, kötülüğün, ikiyüzlülüğün kaynaştığı bir şehir. İyi insanları yok mu? Dolu... Ama nasıl çekilmişler, nasıl ürkmüşler, nasıl kapanmışlar bir yere? Neredeler?"
Ne zaman öfkem başıma çıksa, öfkeden deli divane olsam, Sait Faikın bu "Söylendim Durdum" adlı yazısı gelir aklıma. Alır okurum. Bir daha, bir daha okurum. Ne zaman iğrensem, iğrentiden ne yapacağımı bilmesem, kusmak bile aklıma gelmese, bu yazıyı okurum. Bu yazı da yetmez, başımı taşlara çalarım. Deniz kıyısına giderim, o da yetmez, dağlara vururum. Yürürüm yürürüm... Esen yel, yürümenin hızı içimdeki tiksintiyi gideremez. Bir şey gerek, iyice yıkanmak, arınmak. Bin kere, bin kere yıkanmak gerek. Bu iğrenti içinden çıkıncaya, akın-caya, bir zehir gibi boşalıncaya kadar yıkanmak. Derini yüzebilirsin...

Bir çare... En temizi çocuklar. Kurnaz, faydacı, zalim gözleri yar çoğunun ama, gene çocuklar. Tek kurtuluş çocuklar, ağaçlar, insanın içini, çok konuşan çocuk kadar hiç kimse temizlemez.

Nereye gitsen, ne etsen kurtulamıyorsun. Bu pisliği, bu kokuyu içinde taşıyorsun. Ben nereye kaçacağımı bilemem. Bazılarının gidecekleri, hayal ettikleri bir yerleri vardır. Benim yok. Ben çeltik tarlalarının ırgadıyım. Ben yarı beline kadar çamurlara gömülenlerle yan yana çeltik biçtim. Anacığımla birlik. Ben halkın biribirine ne kötülükler, ne zulümler, ne bayağılıklar ettiklerini gördüm. Öldürülen insanı gördüm. Bir kadın ölüsü bir harmanın yanında, başakların altında, güneşin alnında yatıyordu. Elimin üstüne bir damla kan düştü. O kanın acılığını, iğrençliğini daha etimde duyarım. Bir hoş, bir cıvık kandı bu. Kocasıyla kavga ederken ayırmıştım da, kanı elime bulaşmıştı. Geniş bir alanda ha bire karısını kovalıyordu adam.

Karısını önüne katmış kovalıyor. Kadının dili bir karış dı-şarda, adamın elinde bir kocaman taş. Boyuna meydanı dönüyorlar. Karanlık kavuştu, daha dönüyorlar.

Dehşet sıcak var. Ekinlerin arasında bir ölü, tam harmanın yanında. Yeşilce sineklerin vızıltısı, parıltısı. Bir yeşil sinek kandan kalktı, elime kondu. Elim yandı. Kusacağım geldi.

Sonra uzun boylu, boynu kırış kırış bir adam. Gece çardakta yatarken bir karı kocayı öldürdü. Onlar uyurlarken. Derler ki, erkek, kurşunu yiyince tam bir buçuk metre havaya sıçramış, kadınsa hiç mi hiç yerinden kıpırdamamış.

Hapisanede bir Lütfi hatırlıyorum. Bir Kemal Ağa... Kemal Ağa bir öğretmeni öldürmüştü. Gece gündüz namaz kılıyordu. Lütfi bir köpekti. Köpeğe kurban olayım, bir korkunç yaratıktı. Kemalin dizi dibinde sabahtan akşama kadar yaltaklanıp duruyor, fakir fıkara mahpuslara ağzına gelen küfrü savuruyordu. Dayak yiyor yiyor, gene de bana mısın demiyordu. Bütün mah-pusane onu dövmekten bıkmıştı. Kemal Ağa o gün öfkeliyse Lütfi o gün bütün hapisaneye, dünyaya, yeryüzüne, gökyüzüne, yıldızlara, darıdan ufağına Torostan büyüğüne söv babam söv ediyordu. Kemal Ağa iyi bir günündeyse, Lütfi de kimseye sövmüyordu o gün. Ben bu Lütfiden, ben bu hapisaneden iğrendim.
Bir kadını kırk kişi... Ben bunu kadından kulaklarımla işittim. Hem de bu işi yapanlardan birisine söylerken... Altın dişli bir adamdı. Ben adamdan da iğrendim.

Biliyorum, biliyorum, köylüden çok şey biliyorum.
"İyi insanları yok mu? Dolu. Ama nasıl çekilmişler, nasıl Ürkmüşler?"
Ben oralara gidemem, orada Lütfiler var, katiller var, orada değme pislikler, sömürmeler var. Ben hepsini gördüm.
"Köpek leşi gibi kokuyor bu şehir." Köpek leşinden de beter. Bu şehirde burnunu kapamadan dolaşamazsın.

Bu şehirde herkes herkese düşman. Kimse kimseyi sevmiyor. Oğul babayı, baba oğulu, kardeş kardeşi sevmiyor. Bu şehirde herkes biribirine yabancı. Bu şehirde herkes biribirinden iğreniyor. Herkes biribirine bir kazık attığı zaman mutlu. Bu şehir yalancılar şehri, dolandırıcılar şehri, ikiyüzlüler şehri. Bu şehrin insanı kendi kendine bile yabancı. Kendi kendini kandırmayı anlarım, bir insanca yanı vardır. Hayır, bunların kendi kendilerine ikiyüzlü olması korkunç. Kendi kendilerine ikiyüzlü oluyorlar. Kendi kendilerine zerrece saygı duymuyorlar. Hiç kimseye sevgi, saygı duymuyorlar. Bir kurumuş yanları var. Sevgi gözleri kurumuş. Sevgi gözleri kuruyup yalan gözleri iki misli, üç misli büyümüş.
Biliyorlar, öylesine değersizler ki, biliyorlar. Öylesine çürümüşler ki, farkındalar. Kokuları burunlarını kapatıyor. Burun-suz olmuşlar. Sevgisiz olunca kör, sağır olmuşlar.

Her süründükleri yer yalan, pis kokuyor. Bir koca memleketin üstüne de çökmüşler. Kokuları, ölmüşlükleri, koca bir memleketi zehirliyor. Bunlar katil değiller. Ama her gün katil oluyorlar. Bunlar mikrop değiller, her gün binlerce insanı öldürüyorlar. Bunu onlar biliyorlar.

Bu mutsuz kişiler azıcık, bir saniye, bir saniyeden daha da az kendilerini mutlu kılmak için yıllar yılı ellerini sıktıkları insanları kötülüklerden kötülüklere buluyorlar.

Yalan söylüyorlar. Bir anlık bir mutluluk için yalan söylüyorlar. Yalan yazıyorlar, yalan.
Soygunlarını, işe yaramazlıklarını, on para etmezliklerini kapatabilmek için yapmadıkları, yapamayacakları kötülük yok. Bunlar ölü solucanlar gibi çürümüş. Bunlar ölü solucanlar gibi kokuyorlar.

Bunlar çıldırmışlar. Çürümüş et gibi insanlıktan dökülmüşler.
Aç yüreğini... Ve dostluğunu, ver çocukça saflığını, ver kardeşliğini, bana mısın demek ne demek, bunca sıcaklık, bir insanın insana kardeşlik duyabilmesi deli ediyor onları. Düşman oluyorlar. Cümle insanlara düşman olmuşlar. İnsanlığa düşman olmuşlar. İnsanca her şeye düşman olmuşlar. Karılarına, çocuklarına düşman olmuşlar. Sevgiye, şehvete düşman olmuşlar.

Bütün dalaverelerini biliyorsun. Kazıklamalarını, sömürmelerini, öldürmelerini, küçüklüklerini biliyorsun. Kirlettikleri dünyalarını biliyorsun. Üstelik de aralarında yaşıyorsun. Üstelik de arkadaşın oluyorlar. Ve yaşayabiliyorsun. Çürümenin sirayeti mi? Kendi kendinden iğreniyorsun.
Mümkün olmalı. Yüzüne bakmamaksın bunların. Ellerini sıkmamaksın. Yüzlerine tükürmeksin. Hem de hak tu diye. Öfkelenmeli, kudurmaksın.
Bir koca şehir. İki milyonluk. Tam iki milyonluk. Tam, tam iki milyonluk. İnsanca bir pırıltı gördüğün zaman için açılıyor. Bir küçücük, küçücük pırıltı. Deli ediyor seni. Şehre dalıyorsun. Az önceki o yalancı, o hayasız, o azıcık bir mutluluk için arkadaşını beş pula satan, çamurlara bulayan yazıcının boynuna bile sarılacağın geliyor. Bu küçücük pırıltı neler yapmıyor insana. Bütün katilleri, bütün sömürücüleri... O kadar da değil... Senin mutluluğun da bir an sürüyor. Bu küçücük pırıltı, bunca karanlığına dayanamıyor. Bir küçücük insanca pırıltı.

Bu adamların macerasını yaz diyorlar bana. Ben bu adamların maceralarını yazamam. Elimi yüzümü, yüreğimi bu adamların kirine bulayamam. O karısını öldüreni yazarım. Çeltik tarlasında, gırtlağına kadar çamur içinde bile biribirlerini yiyenleri yazarım. Bulutları, keçileri, eşkıyaları, yirmi kişi öldürmüş canavarı yazarım. Lütfiyi de yazarım. Katil ağa Kamili de yazarım. Uykuda insan öldüreni de yazarım. Üstelik gider de onunla konuşurum. Ama bunları yazamam. Bu çürümüşleri yazamam. Bu insan öyküntülerini yazamam. Bunlar iki cami arasında kalmış fıkaralar, zavallılar, çürümüşler. Bunları yazamam. Böyle insanlar bundan sonra dünyamıza gelemeyecekler. Bir kara leke gibi insanlığımızdan akıp gidecekler. Ben bunları gerçekten yazamam. Ben insanlığa kıyamam. İnsanlara, yazarlara salık veririm, bunları yazmasınlar. Bunlardan hiçbir şey çıkmaz. Bunlara elini süren iflah olmaz. Bulaşmamak gerek. Benden söylemesi. İsteyen denesin.

"İyi insanlar yok olur mu? Dolu..." İki milyon, tam iki milyon insan var bu şehirde... Bu iki milyonluk şehirde insan mı yok? Var, var olmasına ama, "Ama nasıl çekilmişler, nasıl ürkmüşler?"

İşte onları bulmalı. Onları yazmak. Buna da benim gücüm yetmez.
Ben bir yerlere gidemem. Başımı alır bu şehirde taştan taşa vururum. Çeltik tarlalarını, ırgatları, vebalardan, cüzzamlar-dan, kırgınlardan, koleralardan, yüz binlerce yıldır savaşlardan geriye kalmışları yazarım. Bütün bu belaların öldüremediği insanlığımızın, sönmeyen insanlık cevherimizin bulunduğu yeri yazarım. Gücüm yettiğince onları yazarım. Mutluluğumu burada ararım.

Ben bu insanları hiç mi hiç yazamam, insanlığımıza kıyamam. Elimden gelmez. Ben yergi sevemem. Bir yergide sevgi yoksa, ben o yergiden yana da olamam. Öyleyse sevemedikleri-mi yazamam. Sevecek kadar tanımadıklarımı, iğrenecek kadar tanıdıklarımı yazamam -iğrenecek kadar tanıdığım kimse olmadı ya-. Kusura kalmayın, ben bu insanlara dokunamam.
Şubat 1965


Demokrasi Korkusu

Demokrasi bir gereksinmedir. İnsanoğlu gerçek bir demokrasiye varmayı her zaman, her zaman hayal etmiştir. Demokrasi diye de insanların biribirlerini soyduğu, kullaştırdığı, küçülttüğü, yoksullaştırdığı, aç bıraktığı bir düzene demezler. Bizim yıllardır varmak için çalıştığımız demokrasiye biçimsel demokrasi ya da burjuva demokrasisi diyorlar. Demokrasi, ekonomik eşitlik, özgürlük, hiçbir zaman hiçbir şey için insanın insanı sö-mürmemesi düzenidir. Biçimsel demokrasi bu ulaşılması amaç olan gerçek demokrasiye giden en güvenli yoldur. İşte emekçiler, kendilerine, haklılıklarına, güçlerine güvendiklerinden bu yolu daha iyi bulurlar. Emekçiler, demokratik düzende örgütlenir, haklarının bir kısmını alır, bilinçlenirler. Demokrasiye, gerçek demokrasiye varılacak yol olmasa emekçiler biçimsel demokrasi oyunuyla kendilerini aldatmazlar. Biçimsel demokrasi kapitalizmin sömürme özgürlüğüdür. Ama emekçiler de birleşme, karşı koyma, haklarını arama, sömürmeyi elden geldiği kadar, insanın insanı kul etmesi ortadan kalkıncaya kadar, bunu düzenlerin en ehveni şerri kabul etmişlerdir.

Faşizm, emekçilerin biçimsel demokraside güçlenip, gerçek demokrasiye geçecek kadar güçlenip, kapitalistler için tehlike oldukları zaman, kapitalistlerin hegemonyalarını sürdürebilmek için, demokrasiye paydos deyip diktatoryaya gitmeleridir.

Faşizm, kapitalizmin çaresizliğidir. Yoksa kapitalistler de bilirler ki, faşizm onlara istedikleri gibi yar olacak değildir. Ya da diyebiliriz ki, postu elden vermemek için kapitalistlerin başvurdukları bir denemedir. Yalnız, faşizmi kapitalistler desteklerler, kurarlar, ama her zaman da onu istedikleri yöne çevire-mezler. Diktatoryada, o diktatörlüğü kendileri de kursalar, ellerinde olmadan birtakım uygunsuzluklara gitmek zorundalar. Diktatörlük bir olumsuzluk düzenidir.

Demem o ki, denenmiş faşizm, biçimsel demokrasi kadar, kapitalistlerin işine gelmemiştir. İşlerine gelseydi yüzyıllar boyunca, ellerinden geldiği kadar, emekçinin, aydının gözünün yaşına bakmadan kapitalistler faşizmi sürdürürlerdi. Herkes anladı ki faşizm bir çıkar yol değildir. Söylemenin gerekliği yok, faşizm emekçiye, emeğe karşı bir düzendir. Hikmeti vücudu da budur zaten.

Biz yirmi yıldır bocalıyoruz. Biçimsel demokrasiyi kurmak için bocalıyoruz. Bizim burjuvalar biçimsel demokrasiye gitmemek için ellerinden geleni yapıyorlar. Çünkü 1908'den bu yana -tam biçimlendirilmemişse de- Türkiyede bir faşizm, yani bir burjuva -başka çare bulamadığım için burjuva diyorum- dikta-toryası sürüp gelmektedir. 1908'den bu yana aralıkla sürüp gelen bu burjuva diktatoryasının memlekete hiçbir faydası olmamış, memleketi beladan belaya atmış, memleketi dünyanın on geri memleketi arasına katmaktan başka hiçbir şey yapmamıştır. Bugün Türkiye bir yangın yeri gibiyse, bir açlık, yoksulluk alamysa hep bu diktatoryanm yüzündendir. Bu diktatorya, halk uyanmasın, aydınlar başkaldırmasın diye, çağımızın utanç sayfalarına yazılacak işkenceler yapmıştır. Ve Türk halkına, aydınına, elli yılda birkaç mutlu yılın dışında göz açtırmamışlardır.

Bugünlerde bir biçimsel demokrasi düzenine giriyoruz. Girmiş de değiliz. Kapitalistler her istediklerini söylüyorlar, yazıyorlar, onun karşıtı emekçilere gelince en küçük bir gerçeğe dokun-mayagörsünler, kıyamet kopuyor... Ne vatansızlıkları kalıyor, ne namussuzlukları. Kapitalizmin satılmış uşaklarının en küçük bir düşünce özgürlüğüne tahammülleri yok. Polisleri, savcıları nasıl imdada çağırıyorlar, inanılmaz. Bas bas bağırıyorlar.

Türkiyede polisleri, savcıları biri çağıracaksa onları çağırmak, yalnız ve yalnız emekçilerin hakkı olmalıdır. Çünkü Türkiye bunların yüzünden bağımsızlığını yitirmiş, onuruna, bu koca milletin onuruna darbeler indirip yarı sömürge durumuna sokulmuştur, halkının yüzde doksanı okutulmamış, sistemli bir geride bırakma, kör bırakmaya gidilmiş, memleketin ana ekonomik kaynakları dış kapitale peşkeş çekilmiş. Türk kapitalistlerinin çoğu dış kapitalizmin ondacısı durumuna düşmüş, hiçbir yaratıcı çaba göstermemiş... Onların Türkiyeye yaptıkları kötülük sayılmakla bitmez. Hem sömürüyor Türk halkını, hem sömüren dış kapitalin aleti oluyor. Dünyada böyle bir kapitalist tipi görülmemiştir.
İşte emekçiler bütün bu kötülükler için bile polis çağırmıyor. Hatta milletin Anayasadaki direnme gücünü bile işe karıştırmak istemiyor. Çünkü biçimsel demokrasinin kendi faydasına da işlediğini biliyor. Biçimsel demokrasi tam olarak uygulanırsa bir denge düzeni de sağlayacağına inanıyor. Bu denge düzeninde, kapitalist, diktatoryaya başvurmazsa onu oyla da yeneceğine inanıyor. Türkiyenin koşullan, Türk halkının, biçimsel demokrasi tam uygulandığı zaman, oyla kapitalizmi yenebileceğini gösteriyor. Türk emekçisi iyi uygulanan biçimsel demokraside mutlaka ve mutlaka bu çürümüş, hiçbir yaratıcı yönü olmayan, sırtını dış kapitalin ondasına dayamış kapitalizmi yenecektir.

Bu çürük kapitalizm işte bunu biliyor. Bugünlerdeki telaşı, en küçük bir özgürlük belirtisine vaveylayı koparması, güçsüzlüğünü bilmesindendir. Bugün bunlar Türkiyede gelişen özgürlüğe karşı öylesine küçük, olumsuz, zavallı çarelere başvuruyorlar ki, insan utanır. Yazarlara küçük, ayıp, insanlığa yakışmaz baskılar yapmak, tehditler savurmak. Onları açlıkla karşı karşıya getirmek. Korkutmak. Ne bileyim ben, bin türlü küçük, alçaltıcı işlere koşulmak. Bilmiyorlar ki, dünyada bunlar hep denenmiştir. Ama onların denedikleri gibi onur kırıcıları değil, daha asilleri. Kötülüğün asili olmaz ya... Birçok kötülükler bizimkilerin denedikleri yanında asil kalıyor. Kötülüğün asilini de bunların kötülüklerini, küçüklüklerini gördükten sonradır ki, ben ortaya çıkardım. Kötülüğün bile asili vardır.
Ben gene de diyorum ki, bizim kapitalistin bit yeniği vardır. Dünyadaki bütün sömürücülerden daha çok bit yenikleri vardır. Gerçekten bizim kapitalistlerin yaptıkları, demokrasi aydınlığına tahammül edemez. Onların karanlıkta pişirip kotardıkları, halkın önüne serilince onlar için hiç de iyi olmaz. Bunu onlar da biliyorlar, biz de biliyoruz. Ama onlar bilmiyorlar ki, hiçbir kötülük sonuna kadar sürüp gidemez ve karanlıkta oyununu oynayamaz. Her gecenin bir sabahı mutlak olacaktır.
Demokrasiye set çekmeleri, bu korkularından dolayı onla-rın lehine olmaz. Karanlıkta oynadıkları oyunlardan vazgeçerler sadece... Türk milletini yabancılara peşkeş çekmekten vazgeçerler. Sömürücülerin ondacısı olmaktan vazgeçerler, küçük oyunlardan vazgeçerler. Halk dediğin gafur ve rahim bir topluluktur. Demokrasi adına, demokrasinin gül yüzü hürmetine onların şimdiye kadarki bütün yaptıkları kötülükleri bağışlar.

Sonra hiç telaşlanmasınlar, çabalamasınlar, Anayasa var. Anayasayı Türk milleti bütün güçleriyle, üniversitesi, emekçisi, aydını, zinde güçleriyle koruyor. Türk kapitalistini yeni bir faşizm diktatoryasma göndermezler. Biz onların faşizme gidebileceklerinden korkmuyoruz, sadece demokrasiyi zedeleyeceklerinden çekiniyoruz. Onu da yapamayacaklardır. Karşılarındaki halk gücü, yani demokratik güçler onlardan çok çok güçlüdürler.

Eğer demokratik güçler gafil avlanır da demokrasinin başına bir iş gelirse, bunun tek sorumlusu bezirganlar olacaktır.
Başımıza ne gelmişse onların demokrasi düşmanlığından, gizli faşizminden gelmiştir. Ne gelecekse, onların da, halkın da başına gene bundan gelecektir. Demokrasiden korkmasınlar. Korkunun ecele faydası yok, demişler atalar.

Türk kapitalisti aklını başına alsın. Börkünü önüne koyup bir iyice düşünsün. Demokratik düzenden başka hiç, hiçbir çıkar yolu yok.
Zaten onların kırdıkları koz kırkı geçti. Türkiyenin demokratik güçleri olmasaydı, onlar demokraside kendi sonsuz güçlerine inanmasalardı, bu yüzden de demokrasinin üstüne titre-meselerdi, Türk kapitalistlerinin telaşları, demokrasi korkusu ve düşmanlığı yüzünden, şimdi çoktan demokrasinin yerinde yeller eserdi.

Ne yaparlarsa yapsınlar, bütün engeller aşılıp Türkiyede demokrasi, hem de gerçek demokrasi yürürlüğe girecektir. Kimse bunun önüne geçemeyecektir. Bari önüne geçmeye çalı-Şip iyice kötü olmasınlar.
24.1965
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder
azchamur
Forum Yöneticisi
Forum Yöneticisi


Kayıt: 19 Arl 2009
Mesajlar: 1279

MesajTarih: Cmt Oca 30, 2010 1:24 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

Kültür Sömürücülüğü

Sömürücülüğün karşısındaki en büyük güç milli kültürlerdir. Sömürgeciler bir milleti tutsak kılmak, sömürmek için ilkönce o milletin kültürünü yozlaştırmaya başlamışlardır. Bunu da nasıl etmişler, o milletin kültürünün yerine kendi kültürlerini yerleştirmek istemişlerdir. Bugün Hindistanda, Pakistanda birçok gazete İngilizce çıkar. Büyük şairleri bile şiirlerini İngilizce yazmışlardır. Sömürgeciler, o milletin kültürünü yenmeden, uzun bir süre için o milleti yenemez, tutsaklık altında tutamazlar. Sömürücülükte yenilecek ilk amaç o milletin kültürünü yenmektir.

Kültürleri yozlaştırmakla Batılılar insan tarihinin en büyük cinayetlerini işlemişlerdir. Batı uygarlığının, yani sömürücü uygarlığın çağımızda büyük, akıl almaz cinayetleri olmuştur. Al-manyada Yahudi katliamı, Hindistanda İngilizlerin öldürdükleri Hintliler, Cinde Afyon Harbi... Sömürücülüğün dosyasını açmayalım. Onun dosyası bir cinayetler kumkumasıdır. Tarihin hiçbir çağında sömürücülerin bu devirde yaptıkları çapta toplu cinayetler işlenmemiştir. Bir gün çağımız dışına çıkıldığında, şöyle bize uzaktan bakıldığında insanlar bizden iğrenecekler. Bu kadarı da olmaz diyecekler. İnsanlar bu kadar deliremezler, bu kadar hastalanamazlar, toptan böylesine manyaklaşamazlar, diyecekler. Ben gerçekten çağımdaki kötülüklerden çok çok utanıyorum. Çağımız bir yanıyla mutlu bir çağ... Uzayda yürüyen insanı ve atomuyla. Ama kötülükleri, cinayetleri bu başarısını gölgeliyor. İşte sömürgecilerin yaptıkları bu cinayetlerin en kötüsü de Kültür Sömürücülüğü cinayetidir.

Şu misyonerlik var ya... Allah bin belasını versin misyonerliğin. İyilik götüreceğiz diye, gerçekten kişisel iyiliği, bireysel iyiliği toplumsal kötülüğe kullanmışlardır. Tarihi bir gerçektir. Misyonerler bir memlekete çok iyilik yapacağız diye girmişler, arkasından da ordular gelmişlerdir.
Misyonerler büyük gayretlerle milletlerin geleneklerini, kültürlerini, dinlerini yıkmışlar, o milletin halkını kendi kültürlerine yani Batılı geleneklere, Batılı dine, Batılı kültürlere hayran etmişlerdir. Hindistanın ilk mücadelesi kültür bağımsızlığı savaşı olmuştur. Savaşçı liderler ilk olaraktan kültürlerini tutsaklıktan kurtarmaya bakmışlardır. İlk savaşları kültürlerini kurtarma savaşı olmuştur. Beyaz libaslar içinde Avrupalarda yalınayak dolaşan Hintli liderlerin davranışları tesadüfi değildir. Bu bir aşırılıktır ama, kültürlerine kastedilmiş bir milletin milliyetçilerine bunu çok görmemeliyiz. Varsınlar yalınayak gezsinler. Kültürlerini tutsaklıktan kurtardıkları, kurtarmaya başladıkları gün onlar da ayakkabı giymekte bir sakınca görmeyeceklerdir.

Bizim sömürge oluşumuz beş aşağı beş yukarı Tanzimatla başlamıştır. Hani o övündüğümüz Tanzimat var ya, işte onunla. Bazı bilim adamları diyecekler ki, bizde Tanzimat hareketi ileri bir harekettir. Öyle de diyorlar, öyle de öğretiyorlar ya, aldırmayın. Tanzimat düpedüz sömürülmemizin başlangıcıdır. Olmasa demiyorum, kaç para eder olmasa demek, olmuş işte... Belki iyilikleri de olmuştur. O yönünü de başkaları söylesin. Bence Tanzimatm iyiliği, sömürücülerin Afrikaya iyiliği gibi bir şeydir. Hani sömürücü dostları, sömürücüler, Afrikaya ilerilik, uygarlık götürmüşlerdir diyorlar ya, Tanzimatm da bize getirdiği uygarlık, iyilik onun gibi bir uygarlıktır. Sömürücüler Afrikaya gitmeselerdi, Türkiyeye gelmeselerdi, o halkların durumlarının bugün ne olacağını bilemeyiz ki.
Attila İlhan bir yazısının başına almış şu tümceyi: Nouveau Larousse Üniversel diyor ki, "Türk edebiyatı orijinallikten yoksundur, üstünde uzun boylu durmaya değmez." Onlar söylemese de, biz artık şimdi biliyoruz ki, Türk Edebiyatı orijinallikten yoksundur. Türk burjuva edebiyatı Avrupanm, daha doğrusu Fransız edebiyatının kötünün kötüsü bir kopyasıdır.

Ta Mustafa Kemale gelinceye kadar bizimkiler, Türk milletini, onunla birlikte Türk dilini, Türk edebiyatını, sanatını, geleneklerini, dinini küçük görmüşler. Varsa da Fransa, yoksa da Fransa. O da suyunun suyu bir Fransa. Mustafa Kemalden sonradır ki, bir kıpırdanış olmuş, milli sanata doğru, Türk milletine doğru bir yöneliş olmuş. Sadece yöneliş. Gene Fransa kopyacılığı az da olsa sürmüş. Üstünde bir iyice durulup düşünülsün, Fransız kültürü, Fransız sömürgeciliği ile, kapitali ile birlikte gelmiştir Türkiyeye. Bunun bitimi de Kurtuluş Savaşı ile birlikte olmuştur. Mustafa Kemal devrinde bitmeye başlamış. İkinci Dünya Savaşıyla da yeniden gelmeye başlamış.

İlk büyük milli Türk şairi elbette ki Nâzım Hikmettir. Bu çağdaki ilk büyük milli şairimizin bir sosyalist olması tesadüf değildir. Bir sosyalist her yönüyle sömürücülüğe karşıdır. Sosyalizm insanın kendisine, insanın insana, insanın emeğe saygı-sıdır. İnsan bireyi, insan toplumu özgür olacaksa, bir tek yoldan özgür olacaktır. O da sosyalizm yoluyla. İnsanın insanı sömürmesi bitmedikçe özgürlüğün hiçbir türlüsünden söz edilemez. Onların özgürlük dedikleri, insan insanı sömürdükçe yeryüzünde söylenmiş en büyük yalandır.

Milli bir edebiyat Türkiyede Mustafa Kemalle başladı, demiştim... Türk milleti kendini bulmaya, çoktan beri unuttuğu kendini bulmaya Mustafa Kemalle başladı. Bu sadece bir başlangıç. Üstelik de, "doğmadan ölen" diyeceğim, üzülerek, kah-rolarak, doğmadan ölmekte olan bir başlangıç. Bu kendine gelişin ömrü çok kısa oldu. Bir Nâzım Hikmet ve bir Sabahattin Ali ve de sonra birkaç şair, yazar çıktı. Sonra sonra, akıbeti malum olmadı insanlara Türkiye insanlarının, Türk kültürünün. Alışmış kudurmuştan beterdir, demiş atalar. Bizim burjuva oğlanları da fırsatı bulur bulmaz, Türk milleti azıcık bağımsızlığını yitirir yitirmez hemen gene soluğu Batı kültürünün, sanatının kopyacılığında aldılar. Hem de elli yıl arkadan gelerek, öyle kopya ettiler. Sövmedik ne Nâzım Hikmet, ne de başka Türk milletinin gerçek temsilcilerini bıraktılar. Hem de Karacaoğla-na, Pir Sultana, Yunusa söverek. Şair geçinen birisi bir gün bana, "Folklor mu, halk dili mi, Allah göstermesin... Cehalet, cehalet efendim," dedi. Üstelik de bu adam kendi yozlaşmışlığı yıllarca ona buna söyledi de. Hiç kimseden bir tepki görmedi, padaloğlu mu, Pir Sultan mı, aman Allah. Ve de bu adam bu fliernlekette, burjuva oğlanlarının desteğiyle şair oldu. Üstelik de bunların hepsi sosyalist geçinir, bu yalancıların. Gerçek sanatçıların işi, kendi temel kültürlerine saygıdır. Sanatçılar kendi kültürlerinin koruyucusudurlar. Kültürlerinin yozlaşmasının önüne geçmek o milletin sanatçılarının işidir. Kültürlerinin bağımsızlığını korumak yalnız ve yalnız sanatçıların işidir. Yozlaşmak, başka kültürlere öykünmek kolaydır, ama kendin olmak, bu kadar aşağılık duygusu içinde kendi kültürüne eğilmek zordur, ama sağlamdır. Ne derlerse desinler, isterlerse şiirin inceliği yok onda desinler, yalan ya, anlayışsızlık ya, Türki-yenin büyük milli şairi Nâzım Hikmettir. Türk milli kültürünün bayrağı olduğu için de insanlığın kültür bayraklarından birisidir. O incelmiş dedikleri öykünücüler ölmeye, çürümeye her zaman mahkumdur. Onların öykünücü ağababaları nasıl çürü-müşlerse, onlar da öyle çürüyeceklerdir. Bir tek çare vardır sanatta: Kendine ve kendi kaynağına döneceksin. Ama dünyayı bilerek döneceksin. Dünyayı bilmeden zaten kendin olamazsın. Tıpkı Nâzım Hikmet gibi.
Demiştim ki, Nâzım Hikmet sosyalist olduğu için, sömürücülüğe karşı olduğu için Türkiyenin büyük milli şairi oldu.

Dünyada yalnız sosyalistlerdir ki, milli kültürlere saygı duyarlar. Sosyalistler nasıl hiçbir insanın öteki insanı sömürmesini istemezlerse, nasıl hiçbir milletin başka bir milleti sömürmesini istemezlerse, hiçbir kültürün de öteki kültürü yok etmesini istemezler. Sosyalizm, toptan sömürücülüğe karşıdır.

Çok yalınca söyleyeyim: Diyelim ki, dünya bin çiçekli bir kültür bahçesidir. Her çiçeğin kendine özgü bir rengi, bir kokusu vardır. Dünyamız, bu bin çiçeğinden dolayı güzel, zengin, Çeşitlidir. Bu bin çiçeği bir tek çiçeğe ya da birkaç çiçeğe indir, tek yönlü, tek kokulu, tek renkli bir dünya. Allah böyle bir dünyanın bin belasını versin. Kapitalizm daha uzunca sürüp gitseydi, sömürgecilik elli yıl önceleri gibi dilediğince at oyna-tabilseydi dünya üstünde, dünya birkaç çiçeğe inebilirdi. İşte o zaman büyük felaket olurdu dünyamız için. Atom düşmesinden de büyük felaket. Yaşanılmaz bir dünya olurdu dünyamız.

Düşünün ki, bütün insanlar İngiliz gibi düşünüyor, onlar gibi sanat yapıyor. Çekilmez bir dünya. Bunun içindir ki, sosyalistler, kültürleri ezmezler, kültürleri yüceltirler.

Kültürlerin biribirini ezmesi değil, kültürlerin alışverişi, kültürlerin kültürleri beslemesidir amaç. Sömürgecilerce tam tersi yapılmış. Kültürler kültürleri ezmiş. Fransız, İngiliz, Rus kültürünü bildikçe, kendi kültürünü bildikçe, kendi kültürünün derinliğine daha inecek, kendini bulacak, kendine daha iyi varacakken tam tersi, kendini daha çok yitiriyor, bir öykünücü oluyorsun.

Bin çiçekli bahçe... Bu bahçe her çiçeğiyle her gün biraz daha gelişiyor, biraz daha büyüyor... Örneğin, Yunus Emreyi bilen bir Fransız şairi, Nâzım Hikmeti bilen bir Fransız şairi dünyasını biraz daha genişletecek, kendine biraz daha yaklaşacak, yaratma gücüne biraz daha güç katılacaktır.
Onun için sosyalistler kendi kültürlerinin üstüne nasıl titrerlerse, başka milletlerin kültürlerinin üstüne öyle titrerler. Kendi emeklerinin üstüne nasıl titrerlerse, başkalarının emekleri üstüne öyle titredikleri gibi.
Türk burjuvası işe yaramaz, korkunç, gayri milli bir burjuvadır. İşi gücü başka milletlere öykünmekle geçmiştir. Onlara göre Türk yoktur. Türkiye yoktur. Türk kültürü yoktur. Bazılarıyla konuştum, biliyorum. Onlarca, Türkiye sömürülmekten başka işe yaramayan insan sürüleriyle doludur. Ağır konuşuyorsun, demeyin. Bu böyledir ve gerçektir. Onlarca, millet Amerikadır. Fransadır, İngilteredir. Kültür de onların kültürüdür. Bu söylediklerimi ben uydurmuyorum. Burjuva oğlanlarından yüzlerce kere kulaklarımla duydum. Duymasam ne olurdu. İşte yaptıkları ortada. Sanat yapıtları ortada. Türki-yeyle, Türk kültürüyle hiçbir ilgisi olmadığı için, insanla da ilgisi yok.

Öykünen, yozlaşan, yozlaştıran Türk burjuvalarıdır. Kültürümüzü türlü yollardan kemiriyor, yok ediyorlar. Onların düzeni budur. Emeğini koruyamadıktan sonra, ellerinden emeğini kurtaramadıktan sonra hiçbir şeyini kurtaramazsın. Seni tutsak ettiği gibi dört yönüyle bütün varlığını da yok edecektir. Biricik amacı budur. Çünkü kültürce yozlaşmamış, öykünücülükten kurtulup kendi olmuş bir milletin halkını sömürmek, yıllar yılı onları tutsak kılmak mümkün değildir. Onun için sömürgeciler ilkönce kültürü yozlaştırmaya bakmışlardır, dedim. Yozlaşmış bir milletin kişileri sömürgeciliğe başkaldıramazlar. Kültürleri sağlam, kültürleri kendi olan milletler uzun bir süre kötülüklere, "Evet Efendim," demezler. Başkaldırırlar.

Kültürü yozlaşmış bir millet, dumura uğramış bir millettir. Hiçbir yaratıcı gücü kalmamış bir millettir. Ölüme mahkum bir millettir.

Bugünlerde, her şeyimizle birlikte, kültürümüzde de bir yılgınlık var. Halktan, kendinden uzaklaşma var. Bunun nedeni sömürücülük düzenidir.
Sömürücülük düzeni ortadan kalkmadan kültür bağımsızlığına erişemezsin. Bunun mümkünü çaresi yok. Yazarlarımız yakında Amerikan İngilizcesi sentaksıyla tümceler kurarlarsa hiç şaşmayın. Türkçeyi Amerikan aksanıyla konuşurlarsa, ki çokları konuşuyorlar, hiç şaşmayın. Onlar gibi yazdıktan sonra, ne olacakmış.

Şu ortalıkta dolaşan bir kısım şairlere, yazarlara hiç suç bulmuyorum. Bu, bir sömürücülük düzeninin sonucudur. Bir de önlerinde korkunç örnekler var. Nâzım Hikmet örneği gibi. Bir milletin büyük milli şairi yıllarca kendi vatanında yasak ediliyor. Kendi vatanında da milli şair ömrünün çoğunu hapiste geçiriyor. Sonra sonra, en acısı, o şair dünyanın en büyük şiir ustalarından biri olduğu halde, ölümünden sonra bazı yozlaşmışlar onun şiirine dil uzatıyorlar. Ben Nâzım Hikmet eleştiriye vurulmasın demiyorum. Onun da iyi kötü yanları vardır elbette. Nâzım gibi büyük bir şair ayaküstü harcanmaz, diyorum. Onun iyi ve kötü yanları derin bir incelemeye tutulur,, onun üstüne öylecene konuşulur, diyorum.
Sonuç: Ben diyorum ki, biz böyle bağımlıyken, sömürülürken, kültürümüzü de yıkımdan kurtaramayız. Kendimize varamayız. Yaratıcı olamayız. Çok söyledim, gene de söyleyeceğim, o bin çiçekli bahçede bir çiçek olamıyoruz. O bin çiçekli bahçeden, biz böyle gidersek bir çiçek eksik olacak. Elimizi çabuk tutmalıyız. Tek neden, sömürücülük düzenidir. Bu düzenden Yurdu kurtarmalıyız. Bu düzen yaşadıkça bizim bir millet olmamızın mümkünü çaresi yok. Öyleyse tek hedef, SÖMÜRÜCÜLÜK DÜZENİ. Bize bütün kötülükleri yapanın sömürücülük düzeni olduğu bilincine vardığımız gün, iş yarı yarıya, belki de tümüyle halledilmiş demektir. Yeter ki, bu ışık altında sömürücülük düzeni üstüne düşünelim.
14.5.1965

Halka inanmak

insan vardır cismi semiz
Aptest alsa olmaz temiz
Halkı taneylemek nemiz
Cümle küstahlık bizdedir

Hasan Dede

Geçen gün Eyüpte bir konuşma yaptım. O konuşmamda halka dedim ki: "Bu iş dünyanın en basit işi. Bir yanda sömürücüler, çalışmadan, elini ılıktan soğuğa vurmadan, milyonlar kazanıyorlar, bir yandan da fakir fıkara, yıl on iki ay çalışıp bir lokma ekmek bile bulamıyor. Bunu anlayamayacak ne var? Bunu, bu kadar basit bir gerçeği anlamadığından dolayı ben de halka kızıyorum," dedim. "Ben size çok kızıyorum," dedim.
Şimdi düşünüyorum da, epeyce haksızlık etmişim. Biliyorum, kızgınlığımın sebebi akla yakın. Halk uyandığı zaman, kendi menfaatini bildiği zaman dünyadaki cümle kötülükler, zulümler, açlıklar hallediliverecek. Hem de en kolayından. Halk uyandığı, işi anladığı, şu yukarda söylediğim çok basit gerçeği kavradığı zaman yurdumuz cennet olacak. Çalışmadan kazanan sömürücüyü aradan çıkardığı zaman bütün insanlarımız mutlu olacak. Bütün kötülüklerin, harplerin, yoksullukların, iğrençliklerin başı, çalışmadan, elini ılıktan soğuğa vurmadan kazanan sömürücülerdir. Halkın uyanmasını engelleyen onlardır. Harbi çıkaranlar, ürünü yok edenler, insanların çıkardığı ürünleri tek elde toplayıp halka vermeyen onlardır.

Bunun karşısına ilk olarak tarihte sosyalistler çıkmışlar. Bizde de böyle oldu. Sosyalistler bu en basit gerçeği halka anlatmak istiyorlar. Bunun karşısındaki sömürücüler, bu gerçek ve sosyalistler halka ulaşmasın diye ellerinden geleni de gelmeyeni de yapıyorlar. Sosyalistlere akla hayale gelmez iftiralar atıyorlar. Onlar için akla hayale gelmez yalanlar uyduruyorlar. Sosyalistler halka ulaşıp da gerçekleri ona anlatmasınlar diye korkunç bir çaba harcıyorlar.

Haklan da var. Ellerindeki yağlı kuyruğu halkla paylaşmamak için her şeyi yapacaklar.

Bütün iftiralara, bütün yalanlara, bütün çabalamalara rağmen çağımızın halkı işi anlıyor.

Eğer sömürücünün korkunç engelleri, korkunç yalanları olmasaydı, ya da bütün bu yalanlara engellere rağmen sosyalistler halka ulaşabilip de işi halka anlatabilselerdi, halk kendi faydasına olanı hemencecik anlayacaktı.
Halktan daha çok bizler, halktan çıkan aydınlar, halkın dostları suçluyuz bu işte.

Halka ulaşabildik, halka gerçeği anlatabildik de halk bizle olmadı mı?
Bizim de imkanımız az. Paramız yok. Suyun başını sömürücüler kesmişler. Epeyce de azınlıktayız. Halktan çıkan aydınların birçoğu da halktan yana olacaklarına yağlı kuyrukçular-dan yana geçiyorlar.
Gene de halka ulaşacağız. Canımızı dişimize takıp, ne olursa olsun halka ulaşıp gerçeği halka anlatacağız. İşi halka anlattığımız zaman insanlığın zaferi tamdır.

Halk, kendi menfaatini anlar. Kendi menfaatiyle birlik olanı hemencecik tanır.

Halktan bir korkacak varsa o da sömürücülerdir. Bizim halka gideceğimizden, gerçekleri ona anlatacağımızdan ödleri kopuyor. Taşlarla, sopalarla köpeklerini, vatansızlarını üstümüze saldırtıyorlar.
Evet, vatansızlar. Bu çağda en büyük vatansızlık, vatan satıcılığı, Hıristiyan şirketlerle birlik olup kendi halkını soymak, işte bu güzelim vatanı böyle virane hale getirmektir.

Eğer seçimlerde bizim başarımız az olursa, seçimlerde sömürücülerin partilerinden daha az oy alırsak, suç halkta değildir. Suç bizde de değildir. Suç bizim halka gidemediğimiz ve halkın bize kadar gelemediğidir.

Bir gün, çok yakında biz halka gideceğiz, halk da bize gelecek. Bize taşlarla, sopalarla saldıranlar, sömürücülere alet olanlar, onlara köpeklik edenler, vatan satıcısı Hıristiyan ortaklarına "hık" eyicilik edenler işi anladıkları gün, "Eyvah" diyecekler, "bizler ne yapmışız da iki gözümüzü kendi elimizle kör edip, çoluk çocuğumuzun ekmeğinin katili olup, sömürücülere alet-lik etmişiz." Taşlar alıp kara bağırlarını döveceklerdir.
İşte böyle olacaktır. Halka güvenmek gerek. Bizim halka ulaşan bir çift sözümüz, sömürücülerin bin yalanından daha tesirli olacaktır. Bunu böylece bilip halkımıza bütün yüreğimizle güvenmeliyiz.
Ekim
1955
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder
azchamur
Forum Yöneticisi
Forum Yöneticisi


Kayıt: 19 Arl 2009
Mesajlar: 1279

MesajTarih: Cmt Oca 30, 2010 1:28 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

Folklor Üzerine

[* Yaşar Kemal'in, Türkiye Milli Talebe Federasyonu'nca düzenlenen XI. Uluslararası Kültür Şenliği'nin açılış töreninde yaptığı konuşma.
]

Çağımızda gerektiği kadar folklora önem verilmiyor ve folklor üstünde durulmuyor. Folklor çalışmaları, bilimsel araştırmalar yapılmıyor demiyorum. Folklor enstitüleri, folklor üstüne çalışan, bütün ömrünü folklora vermiş insanlar var. Bunların varlığını da inkar etmiyorum. Hatta dünyamızın birçok memleketinde folklor çalışmaları devletin birinci işleri arasına da girmiş bulunuyor. Folklora çağımızda gereken ilgi gösterilmiyor dediğim, bütün bunlar değil.

İnsanlığımız folkloru ana kültürleri arasında saymıyor. Örneğin bir sanatçı, bir aydın, felsefe bilmeden ne savaşçı olabiliyor çağımızda, ne de aydın. Felsefe bilmemek bir aydın, bir sanatçı için kültür eksikliğidir. Felsefe öğretimi okullara kadar girmiştir. Halbuki felsefe kadar, öteki bilim dalları, sanat dalları, kültür dalları kadar önemli bir ana, bir temel kültür dalı da folklordur.

Bir sanatçı, bir aydın, folklor bilmeden, folklorla hiç ilgilenmeden hem sanatçı, hem de aydın olabiliyor, sayılabiliyor. İşte çağımızda folklora gerektiği kadar önem verilmiyor dediğim, yukarda saydığım sebeplerden dolayıdır.

Folklor, insanlığın büyük deneyinin getirdiği, yaşayan, her zaman da yaşamakta sürüp gidecek bir kültür birikimidir. Yüzyıllardan bu yana halkların elbirliğiyle yarattıkları bir kültür zenginliğidir.

Folkloru bilimciler şöyle tanımlıyorlar: İleri gitmiş toplumlarda geride kalmış halkların bilgisini inceleyen bilim dalı... Folkloru böyle tanımlayınca iş çatallaşıyor. Folklor, dar bir çerçeve içine sıkıştırılıyor. Ve yarı ölü bir hale getiriliyor. Yaşaması, temel kültür, ana kültür olma niteliği sınırlandırılıyor, dar bir uzmanlık dalı haline getiriliyor.
Folklor eserleri insanların yüzbinlerce yıldan bu yana elbirliğiyle yaratıp, işleyip geliştirdikleri, halkların, toplumların elden ele, halktan halka aktardıkları, yaşayan, yaşamakta devam edecek eserleridir.
Bir türkü, bir kilim, bir oyun motifini ele alalım: Bu motiflerin ilk çıkışı doğada, insanda ortaya çıkan bir olayın sonucudur. Kilim, türkü, oyun motifi ilk çıkışında kabadır, ilkeldir. Sonra o motif elden ele, halktan halka geçe geçe incelir, olgunlaşır, güzelleşir, mükemmellesin Bir küçücük kilim motifi, bir küçücük heykel detayı, bir küçücük türkü sesi yüzbinlerce yıldan bu yana, milyonlarca insanın emek vererek oluşturduğu, su altında yüzbinlerce yıldan bu yana yıkanan çakıltaşlarındaki gibi düzleşmiş, oluşmuş eserleridir.

Bir tek oyun motifini ele aldığımızda, bu motifin Cinden Hinde, Hintten Fransaya, Afrikaya kadar uzandığını görürüz. Böyle bir motifin yaratılışını, yurttan yurda geçişini, çağdan çağa oluşumunu takip edebilmek imkanına sahip olsaydık, ne büyük değişikliklere uğradığını görürdük.
Şimdi biliyoruz ki ve çağımızda tespit ettik ki, aynı folklor motifi -oyun olsun, türkü, kilim olsun- halktan halka değişiyor. Hangi halkta kullanılıyorsa o halkın damgasını yiyor.

Folklor eserleri yüzeyde ne kadar milliyse, altta da, derinde de o kadar insanlığımızın malıdır.

İnsanlığımızın en büyük yapıtlarından İlyada, Odysseia ne kadar Yunanlılarınsa o kadar da insanlığımızın malıdır. Bir çağda, ya da çağlarda insanlık îlyadayı ve Odysseiayı elbirliğiyle yaratmıştır.
Bir Anadolu kilimindeki nakısın benzerini dünyanın öteki ucundaki Kızılderilinin kiliminde buluyoruz. Bir Anadolu masalının bir benzerini en kıyıda köşede kalmış bir Hint köyünde dinleyebiliyoruz.

Burada, Türkiye Milli Talebe Federasyonunun tertiplediği festivalde halk oyunları göreceğiz. Dikkat edelim, oyunlarda ne kadar yerlilik, millilik, o oyunu oynayan milletin damgasını görürsek, o kadar da "müştereklik" görürüz. Türküler de öyle, kilimler de öyle.

Folklor, ta eskiden bu yana insanlığın el ele tutuştuğu yerdir.
Eğer bu sıralarda dünyamız sağlıksızsa, bozulmuşsa, eğer dünyamızda "gayri insani" dediğimiz olaylar oluyorsa, eğer sanatımızla, insanlığımızla bir yabancılaşmaya, bir yozlaşmaya doğru gidiyorsak, bu biraz da folklora insanlığın temel, vazgeçilmez kültürü olarak bakmadığımızdandır. Bu kültürden uzaklaşmak, ona sırt çevirmek doğadan uzaklaşmanın aynıdır. İnsanlar bunu fark ettikleri gün dünyamız biraz daha sağlık kazanacaktır.

Folklor, insanlık kültürünün temel direklerinden biri, belki birincisidir.
Ağustos 1966

Milliyetçilik ve Sosyalizm

Dünyamızda belalı, korkunç bir propaganda ortalığı kasıp kavuruyor. Kapitalizm, yeryüzünde, ayakta kalabilmek için, yalanını, zulmünü, haksızlığını sürdürebilmek için olmadık çarelere başvuruyor. Kapitalizmin yeryüzünde sömürmediği hiçbir şey yok. Bütün emekleri, kültürleri sömürdüğü gibi bütün kutsal kavramları da sömürüyor. Kapitalizmin emrinde bütün değerleri altüst eden, ters mers eyleyen, yalanı doğru, doğruyu yalan yapan, insanların beynini yıkayan, gözlerini kör, kulaklarını sağır eden bir cehennemi makina var, propaganda makina-sı... Üniversitedeki bilim adamlarından tut da televizyonuna, radyosuna, milyonluk tirajlı gazetelerine kadar bir büyük şebeke kapitalizmin emrinde. Kapitalizmin yarattığı yalan devleri... Yalanı doğru, doğruyu yalan eden devler.

Kapitalizmin emrine almaya çalıştığı, kullandığı, ters bir yöne çektiği kutsal bir kavram da "Milliyetçilik" kavramıdır.

Geri kalmış, sömürülen, kültürü ve toprağıyla, tarihi ve tekmil gelenekleriyle yok edilmeye çalışılan bir memlekettir Türkiye. Türkiyeyi yok etmeye çalışan sömürgecilerin uşaklarının adı da: Milliyetçi. Diyeceksiniz ki, nasıl olur? Milliyetçi dediğin, kendi kültürünü, geleneklerini yozlaştırmaya çalışanlara karşı kültürünü, geleneklerini korumaz, onlarla birlik olur mu? Milliyetçi dediğin, toprağı öldürülürken durur da öylecene bu ölümü seyreder mi? Bu sorular da yanlış, yani hafif. Milliyetçi dediğin milletini topyekun yok etmeye çalışan sömürgecinin uŞağı, maşası, ortağı olur mu? Olmaz, olmaz ama, işte onların
adı milliyetçi. Kim onları milliyetçi yapmış? Kim onlara bu kutsal kavramı sömürme imkanını vermiş, kim onları halklara böyle tanıttırmış? İşte yukarıda saydığım kapitalizmin propaganda, yalan makinaları. Yalanı doğru, doğruyu yalan yapan makinalar.

Kapitalizm, beynelmilel bir soyguncu şebekesidir. Kapitalizmin ne vatanı vardır, ne de milliyeti. Kapitalizm, kendisine karşı her direnen gücü yok etmek zorundadır. Beynelmilel bir soygun şebekesi olan kapitalizm, asliyeti, kuruluşu, varoluşu, özü, temeli itibariyle hiçbir zaman milliyetçi olamaz. Somut bir örnek versem daha iyi ederim: Türkiyeyi ele alalım, Türkiyede-ki kapitalistleri. Türkiyedeki kapitalistlerin menfaatleri dünya kapitalistlerinin menfaatleriyle birliktir. Türk halkının da men-faatleriyle taban tabana zıttır. Şöyle ki, işlenmiş madde getirir Türkiyeye dışardan Türk kapitalisti. Bu işlenmiş maddeyi Türk halkına satar. Yüzdesini alır sattığı malın, gerisini Avrupadaki, Amerikadaki ağasına gönderir. Türk halkı onun için sömürüle-cek topluluktur. Onun için, Türk halkı başka hiçbir değer ifade etmez. O, kendisine işlenmiş madde veren ağasına hayrandır. Kendi halkı ise onun gözünde sömürülmeye layık bir köleler topluluğudur. Kendi halkının köleliği sürüp gitsin diye, kapitalist efendileriyle işbirliği yapar. Politik işbirliği. Dünyadaki sömürücülüğe karşı koyan güçlere karşı ağasıyla işbirliği yapar. Memlekette büyük endüstrinin kurulmaması için vargücünü harcar. Halkın gözü açılmasın da olanı biteni göremesin diye elinden geleni yapar. Dini eline alır, ondan faydalanır. Milliyetçilik kavramını, din kavramını yozlaştırır. Gelenek, tarih kavramını yozlaştırır. Ya emrine alır, emrine alamazsa yozlaştırır.


Çağımız, sömürgeciliğin bin kılığa girdiği, kendini türlü kutsal kavramlar altında gizlediği çağdır. Afrikadaki, Hindis-tandaki İngiliz albayının kim olduğunu bütün halklar biliyorlardı. İngiliz albayı kendini gizleyemeyecek kadar açıkta bir düşmandı. İzmirden çıkıp gelen sömürgeci düşmanını da bizim halkımız hemen öğrendi ve savaşa geçti. Sömürgeciliğin birinci safhası nispeten halklar için daha kolay bir safhaydı.
Şimdi öyle mi, sömürgecilerin buradaki büyük ekonomik gücü olan kollarını açığa çıkarmak daha güç, hem de gücün gücü.
a) İktidar ellerinde.
b) Bütün propaganda gücü ellerinde: 1) Radyo 2) Büyük tirajlı gazeteler 3) Üniversitelerde tutulmuş adamları var 4) Dini kurumları ellerine almışlardır.
c) En büyük milliyetçiler onlar, en dindar kişiler onlar, vatansever kişiler onlar.

Ellerindeki ekonomi ve propaganda gücüyle yukardaki saydıklarımı kolaylıkla sağlıyorlar.

Kendilerine karşı koyanları da damgalıyorlar:
1) Vatan haini, diyorlar. 2) Dinsiz, diyorlar. 3) Ellerindeki korkunç yalan makinasını durmadan işletip, en küçük bir fırsatı bile kaçırmadan vatanseverleri halkın gözünden düşürüyorlar.

Yani yalanı doğru, doğruyu yalan edip işin içinden kolaylıkla çıkıyorlar. İngiliz albayının Afrikada, Asyada sürdüreme-diği sömürgecilik düzenini, içerden tuttukları uşakları eliyle kolaylıkla sürdürüyorlar.
Yavuz hırsız ev sahibine baskın çıkıyor. Çağların en büyük yavuz hırsızları çağımızdaki, geri kalmış memleketlerdeki kapitalistlerin iç kollarıdır.
Şimdi bunlara karşı savaşan insanlara gelelim. Bunlar sosyalistlerdir. İşi ters mers edip sosyalistler için beynelmilelcidir, diyorlar. Sosyalistleri kapitalist gibi bir beynelmilel şebeke gösteriyorlar. Bu, belki insan tarihinin en alçakça yalanıdır. Sosyalizm, özü, temeli, asliyeti, varoluşu itibariyle kapitalistlerin kurduğu yeryüzü şebekesi gibi bir şebekeye dönüşemez.

İçte ve dışta tekmil sömürücülüğe karşı olan sosyalistler, halkların menfaatleriyle yüzde yüz birliktirler. Kapitalistler, milletler için küçük birer azınlıktırlar. Örneğin, diyelim ki yüzde on, on beş, haydi haydi yüzde yirmi... Sosyalistler yüzde seksenin menfaatiyle birlikteler. Öyleyse sosyalistler milletin Çoğunluğuyla, daha doğrusu milletle birliktirler. Milletse bir coğrafya üstündedir. Bir tarihten, bir gelenekten gelir. Dili vardır, dini vardır. Bir de kültürü vardır. Milletler şebeke kuramazlar. Kapitalistler gibi, insanların aleyhine işleyen bir soyguncu Şebekesi kuramazlar. Onun için de onların olduğu şekilde beynelmilelci olamazlar.

Milletler, milletlerin savaş güçleri olan sosyalistler bu beynelmilelci şebekeye karşı dövüşürler.

Kapitalistler, yani beynelmilel soyguncu şebekesi milletler içinde kendine karşı çıkabilecek güçleri alt edemezse o güçleri yozlaştırmaya uğraşır, demiştik. Millet birliği kapitalizme karşı koyacak en önde bir güçtür. Kapitalistler bu gücü parçalamaya çalışırlar. Sömürgeciliğin ilk safhasında kullandıkları en geçerli usul buydu. Bu usulden vazgeçemezler. En iyi silahtır. Millet birliğini ayakta tutan en güçlü öğe nedir? Milletin kültürü. Kapitalistlerin üstünde durdukları, yok etmeye çalıştıkları şey nedir, milletlerin kültürleridir. Bunu türlü yollarla, türlü şekilde becerirler. İç kapitalistler dış kapitalistin kültürünün de hayranıdır. Onun gibi konuşur, onun gibi yatar kalkar, onun gibi... O bir maymundur. O, efendisini taklit eder. Ve halkının kültürüne tepeden bakar. Sömürdükleri onun için ancak birer köledir. Kölenin de kültürü kültür değildir. Olamaz da. Gidin şu Türk kapitalistlerinin evine, yaşayışlarına, okuduklarına, yaşadıklarına bakın. Türkiye-den, Türk halkından onlarda çok az şey bulursunuz. Belki de hiçbir şey bulamazsınız. İnsanlıktan çıkmış, her birisi birer Avrupa maymunu. Ve bilinçli olarak da halkların, milli kültürlerin gelişmesini istemezler. Yozlaşmasını isterler. Bunun için de ellerinden geleni arkalarına koymazlar. Sosyalistler:
1) Millet bütünlüğünü ayakta tutmaya çalışırlar. Ancak bu bütünlük sağlandıktan sonradır ki, kapitalistlerin içerdeki ve dışardaki güçlerine karşı savaşabilirler. Savaşmak, kurtulmak için milletin bütünlüğünü ayakta tutmak gerekir. Milleti kapitalizmin bütün yıkıcılığından korumak gerektir. Kapitalistlerin yozlaştırmaya uğraştıkları kültürü de diri, taze tutmak, yozlaştırmamak gerektir.
2) Bir milletin kültürü iyice yozlaştırılmadan o milleti sonuna kadar, yalan makinası ne türlü cehennemi bir güçle işlerse işlesin, sömürmek mümkün değildir. Kapitalizmle savaşta kültür diriliğini korumak sosyalistlerin ilk işidir: a) Millet çoğunluğunun emeğini korumak için savaşmak b) Milletin bütünlüğünü korumak için savaşmak c) Milletin kültürünü korumak için savaşmak...

Gene tekrar ediyorum, fayda vardır tekrar etmekte, bu vüzden, millet çoğunluğuyla, daha doğrusu tekmil milletle bir olan sosyalistler dünyada kapitalistler gibi beynelmilel bir menfaat şebekesi kuramazlar. Onun için sosyalistlere aynı anlamda beynelmilel denemez. Demek yalandır.
Sosyalistler insan emeğine saygı duydukları için, emeğin savaşını yaptıkları için, bütün insani değerlerin de, kapitalizmin yıkmaya, çürütmeye çalıştığı milli ve insani değerlerin de korunması, gelişmesi, ayakta durması için savaş verirler.

Dünya bin çiçekli bir kültür bahçesidir. Her milletin kültürü o bahçede bir çiçek, bir renktir. Bu bin çiçekli bahçeden bir rengin, bir kokunun, bir çiçeğin yok olması büyük insanlığın işine gelmez. Dünyamızdan bir tat, bir renk yok olur. Kapitalistler için bu bahçedeki çiçeklerin yok olması gerekir.

Nasıl emekleri yok etmeye çalışmıyor, insan emeğinin üstüne titriyorsak, insan kültürünün de üstüne öyle titreriz. Biz kendi halkımızın emeğini nasıl ^korumaya çalışıyorsak, başka halkların emeğinin de üstüne öylesine titreriz. Nerede olursa olsun, nerede emek sömürülüyorsa biz orada sömürücülüğe karşıyız. Dövüşüyoruz. Nasıl emekte eşitlik istemekse bizim mesleğimiz, kültürde de eşitlik istemektir. Hiçbir insan hiçbir insanı sömürmesin, savaş bunun içindir. Hiçbir millet hiçbir milleti sömürmesin, savaş bunun içindir. Hiçbir milletin kültürü, öteki milletin kültürünü ezmesin, yok etmesin, savaş bunun içindir.
3.1.1967


b]Amerikan Yazarlarına Açık Mektup Amerikayı Kurtarınız[/b]

Yazarlar yürekleri ve kafalarıyla, kendi kişisel çıkarlarım düşünmeksizin yurtlarına bağlıdırlar. Yazarlar sevginin, dostluğun adamıdırlar. Yurtlarının insanlarını, dünyanın insanlarını severler. Sevgi ve dostluk birinci özellikleridir. İşte size bu sebepten yazıyorum.

Benim memleketim yeryüzünün en geride kalmış on memleketinden biridir. Bunu size yazabiliyorsam kahrolarak, acıların ve utançların en büyüğü içinde yazıyorum. Çağımızda insanoğlunun nerelere kadar vardığını bilen bir yazar için yurdunun bu yürekler acısı halini bilmesi, görmesi ölümden de beter.

Benim yurdumun insanlarının yüzde yetmişi hiç okuryazar değil. Halkımın yüzde doksanı yarı aç yarı tok. Şeker var ya şeker, benim halkımın çoğunluğu bir topak şekerden bile mahrum. Doğru dürüst bir lokma ekmekten bile.

Koca kış aylarında çok Türk köylüsü yakacak bulamaz, bulanlar da o Anadolunun amansız kışına karşı tezek yakarlar. Sizler tezeği bilemezsiniz. Ne bileceksiniz. Tezek, kurutulmuş sığır mayısıdır. Ve ısıtma gücü çok düşüktür. Siz yirminci yüzyılda yaşıyorsunuz ve benim halkım on bin yıl öncesini yaşıyor. On bin yıl öncesini derken abartmıyorum. Bu, gerçekten böyledir.

Benim yurdum parça bölüktür. Tam altmış bin parçaya ayrılmıştır. Bu altmış bin parçaya hiçbir medeni ihtiyaç götürüle-memiştir. Evleri var ama, eve benzemez.

On Binlerin Dönüşünde Ksenofon Anadoluyu anlatırken «öyle der: "Evleri yerin altındaydı. Toprak merdivenlerle bu kovuklara iniliyordu. Bir tek pencereleri vardı, o da evlerin tepesinde. Bu toprak merdivenlerle yerin altına iniyordun." Şimdi de binlerce köyümüz böyle, yeraltında. Yeraltında hayvanlarıyla birlikte çırılçıplak orada, yerin altında yaşıyorlar. Anado-luda köyümüz yatak yastık bilmez. Bizde ağaçları yontup yastık yapan köyler var.

Halkımız ve bir avuç aydınımız, vatanseverlerimiz bu gerilikten, bu korkunç, bu iğrenç durumdan kurtulmanın çabasında. Biliyoruz, bizim memleketimizin bu hali bizim olduğu kadar insanlığın da yüzkarasıdır.
Büyük medeniyetlerin beşiği Anadoluda bir halk bu kadar kötü bir durumda yaşamamalıydı.

Biz bu utanç verici durumdan kurtulmanın savaşını verirken siz çıktınız karşımıza. Siz Amerikalılar. Sömürgeci Amerikan politikası. Dost gibi geldiniz, bir ihanet hançeri olarak yüreğimize girdiniz.
Türkiyede uşaklar, kompradorlar yarattınız. Sizin bu uşaklarınız, Türk halkı bulunduğu durumda kalsın, daha da kötü hallere düşsün diye ellerinden her geleni yapıyorlar, Türk halkının bu halde kalması sömürgecilere ve onların iç uşaklarına büyük sömürme imkanları veriyor.
Sömürgeciler ve kompradorları:
1- Okul düşmanıdırlar. Çünkü bunlar Türk halkının yüzde yüz okumasını sağlayacak bizim en güzel eğitim düzenimizi, Köy Enstitülerimizi yok ettiler. Bir milletin toptan okuması sömürgeciliğin ve kompradorlarının ölümü olur.
2- Bunlar sanayi düşmanıdırlar. Türkiyede yerli bir sanayinin kurulmasını istemiyorlar. Kompradorların içinde elli, yüz, hatta iki yüz Amerika ve Avrupa firmasının Türkiye mümessilliğini yapanlar var. Türkiyede sanayinin kurulması onların ölümü olur ve sömürgeciliğin bir kısmının bitimi olur.
3- Bunlar kültürümüzün düşmanı. Komprador, bilinçli olarak uşağı olduğu sömürgeci milletin, kültürünün hayranı ve içinde yaşadığı milletin kültürünün düşmanıdır. Kültürümüzün ayakta kalması, millet bütünlüğünün ayakta kalması demektir. Bir milletin kültürü çürütülmemişse onu sonuna kadar sömürmek mümkün değildir.
4- Toprağımız öldürülüyor. Türkiyeyi idare eden komprador düzeni, kapkaççı bir düzendir. Türkiye toprakları onlara kazandıkları kadar ve kazandıkları sürece vatandır. O, gününe bakar. Milletin, vatanın yarınını düşünmez. Bu sömürgeci düzenin elinde ormanlarımız yok oldu. Önüne geçilmez toprak aşınmasıyla topraklarımız bitti. Komprador yöneticiler toprağımızın bu ölümü karşısında parmaklarını bile oynatmıyorlar. Üstelik toprağımızın ölmesi için ellerinden gelen her kötülüğü yapıyorlar.
On beş, yirmi yıl içinde otuz kırk milyonluk Türk halkı düpedüz açtır. Bu bir bilimsel görüştür. Bu otuz kırk milyonluk açlar ordusunu da dışardan kimseler besleyemez. Dünyanın başına bela olur bu açlar ordusu. Amerikan politikasının yarattığı ve desteklediği bu kompradorlar Türk halkının başında kaldıkça, toprağın yaşaması için hiçbir şey yapmayacak, aksine toprağın ölmesi için mümkün olanı yapacaktır. Toprağın öldürülmesi kompradorun günlük yaşamasını sağladığı için...
Topraklarımızı işgal ettiniz. Dost adı, müttefik adı altında. Otuz binden fazla askeriniz topraklarımızı işgal etti. Dev radarlarınız, yüzlerce, binlerce uçağı barındıran dev havaalanlarınız var Türkiyede. Türkiyedeki havaalanlarınızın birinden kalkan U-2 uçağınız Sovyetler Birliği üstünde düşürüldü. Her şey gösterdi ki, Türkiyedeki üsleriniz bir savunma için değil, saldırganlık içindir. Bizim halkımızı, üçüncü bir dünya savaşında, hiç sayı suyu yokken, bu savaşın çıkmasıyla hiçbir ilişiği olmazken ölüme mahkum ettiniz. Bilim adamları diyorlar ki, üçüncü dünya savaşı patladığı gün Türk toprakları üstünde yaşayan herkes, her canlı birkaç saat içinde ölecektir.

Türk topraklarını, onu topyekun bir ölüme mahkum edercesine işgal ettiniz ama, Türkiyede Türk halkına karşı hiç de insanca davranmıyorsunuz. Onu aşağılıyor, küçümsüyorsunuz. Binlerce, on binlerce kişiyi sokaklara dökecek kadar sokaklarda askerleriniz Türk kadınlarına saldırıyor. Askerleriniz boyuna Türk bayraklarını yırtıp ayakları altında çiğniyorlar. Adamlarınız ha bire insan eziyor, Türk mahkemelerinde bile yargılanmıvorlar, İkinci Dünya Savaşında siz Almanyayı da işgal ettiniz. Ama onlara bize davrandığınız gibi davranmadmız. Daha insanca, daha dostça hareket ettiniz onlara karşı.
Biz sizden ve sizin içerdeki uşaklarınızdan, yukarıdan beri anlattığım korkunç durumundan yurdumuzu kurtarmak için hazırlanıyoruz. Sizin uşaklarınız şimdiden yazarları, vatanseverleri hapse atmaya başladı. Öğretmenlere, gençliğe baskılar arttıkça artıyor. Bu baskıların ne çeşit baskılar olduğunu ve gayri insaniliğini ben burada size anlatamam. Ne kadar anlatmaya çalışsam da siz anlayamazsınız. Bizler başka dünyaların adamlarıyız.

Bu durum böyle sürüp giderse Türk milleti erinde geçinde savaşa tutuşacak, erinde geçinde karşınıza bir Vietnam daha çıkacaktır. Bunu görüyor, buradan size, Amerikan milletinin gerçek temsilcilerine sesleniyorum: ikinci Vietnamın önüne geçmek için bizimle birlik olun. Başımızdaki belayı görüyorsunuz, yurdumuz on bin yıl öncesini yaşıyor. Biz bu durumdan kurtulmak savaşmdayken bir de Amerika çıkıyor karşımıza, alçak kompradorlarıyla.

Milletler hangi şartlar altında bulunurlarsa bulunsunlar, haysiyetlerini korumak için bir gün mutlaka savaşa atılırlar. Bu savaşta topyekun imha edileceklerini de bilseler. İnsanlardan aşağılanmayı sonuna kadar kabul edemezler. Bu, insanın asli-yetinde vardır.

Biz Amerikayla savaşsak da, savaşmasak da bir gün bulunduğumuz bu kötü durumdan mutlaka mutlaka kurtulacağız. Çünkü bu topraklar Homeroslarm, Yunus Emrelerin, Koca Si-nanlarm, Mustafa Kemallerin, Nâzım Hikmetlerin toprağıdır. Gururlu, haysiyetli, kişiliği olan bir topraktır. Hürriyeti için savaşacaktır. Hiç^şüpheniz olmasın.

Hitler, İsrail soyunu aşağıladı. Altı milyonunu da öldürttü. Suç Hitler politikasının elbette. Ama İsrailoğulları hiçbir zaman Alman milletini de bağışlamayacak. İsrailoğulları içlerindeki büyük açılarıyla Alman milletine sonuna kadar kırgın kalacaklardır. Kıyamete kadar her İsrailoğlu Alman milletini andıkça içindeki onulmaz acı depreşecektir.

Bize de bu kötülüğü Amerikan milleti değil, Johnson politikası yapıyor. Biliyoruz. Öfkemiz Amerikan milletine değil Johnson politikasınadır. Ama ister istemez Türk milleti de Amerikan milletine düşman kesiliyor.
Hepimiz biliriz ki, dünyamız için zararlı olan milletlerin biribirine düşmanlığıdır. Kişilerin, politikaların, rejimlerin biri-birine düşmanlığı gelip geçicidir. Milletlerin biribirlerine düşmanlığıdır ki, işte korkunç olan, onulmaz olan odur.

Benim milletim sizin milletinize düşman oluyor.
Biz bu, insanlığa yakışmaz, aşağılanan durumumuzdan kurtulacağız. Savaşımız bütün yiğit, imanlı insanların savaşı kadar kutsal, güzel, verimli ve muzaffer olacaktır. Biz zafere ulaştığımız gün, çektiğimiz bütün acıları unutacağız. Ama, kuşaklar boyunca Amerikayı andığımız zaman, tıpkı Israiloğullan gibi, içimizde bir acı, bir burkulma, belki biraz da tiksinti olacak. Bunun içindir ki, size sesleniyorum. Bu seslenmemde sizi Türk halkını kurtarmaya çağırmıyorum. Gene tekrar edeyim, biz, kendi işimizi kendimiz göreceğiz. Siz, düştüğü bu kötü, insanlığa yakışmaz durumdan, milletlerin içişlerine karışmasından, halkların tiksintisinden, siz Amerikayı kurtarınız.

Sizin yapacağınız Kurtuluş Savaşının, bizim şimdi yapmakta olduğumuz savaştan hiç farkı olmayacak.
Sevgi ve dostlukla.
ıy. 1.1967
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder
azchamur
Forum Yöneticisi
Forum Yöneticisi


Kayıt: 19 Arl 2009
Mesajlar: 1279

MesajTarih: Cmt Oca 30, 2010 1:33 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

Köpeksiz Köy

Neye, nereye elini atsan dökülüyor. Dökülmemiş, laçkalaş-mamış hiçbir şey yok. Türkiyede şöyle oooh dedirtecek hiç, hiçbir şey göremiyorsun. Bir memleket bu hale nasıl getirilir, nasıl gelir, bunu akıllar almıyor. Her yerde, her şeyde bir çürüme, bir ölüme gitme kokusu. Yoksulluk gırtlağa kadar, cehalet almış yürümüş. Halk üç bin yıl öncesinin hayatını yaşıyor. En ilkel yaşama, en ilkel aletler, en ilkel, en ilkel...

Zavallı, kadersiz, üç yüzyıldır satılığa çıkarılmış memleket. Satılığa çıkaranlar da kendilerini bu milletin çocukları sayanlar. Vatan, millet, canım kurban diyenler. Vatan, millet lafını dillerine vird etmişler. Avrupalı gavurlarla bir olup fakir fıkara milleti durmadan durmadan soymuşlar. Azıcık mutlulukları için. Doymamışlar. Doymuyorlar. Gözlerini toprak doyursun. Karşı çıkanları, siz bu memleketi batırdmız, sattınız diyenleri kahretmişler, öldürmüşler. Kahderecekler, öldürecekler.

Benim şaştığım, bu burjuvalar, bu satılıklar, bu hale getirdikleri halkın yüzüne utanmadan, sıkılmadan nasıl bakıyorlar? Nasıl, nasıl bakıyorlar? Bunlarda hiç haya, hiç insanlık yok mu? Hiç insanlık onuru yok mu?

Eskiden satılmışlıklarını örtmek için her ileri hareketi dinsizlikle damgalıyorlardı. Şimdi de komünistlikle.
Azıcık mürekkep yalamışlar, azıcık aklı başında olanlar, bir şeycikler bilenler, hatta bu satılık burjuvalar bilirler ki, komü-rûstlik köylülerle işçilerin birleşerek burjuva hükümetlerini zorla alaşağı edip kendi diktatoryalarını kurmalarıdır.

Bizim burjuvalar ne yapmışlar, komünistlik pezevenkliktir, demişler. Bizim burjuvalar ne yapmışlar, komünistlik kızılbaşlık-tır demişler. Ahlaksızlık, vatan hainliğidir, demişler. Komünistler kendi vatanlarını, kültürlerini, geleneklerini yok ederler, demişler.
Amerikaya karşı çıkarsın, komünist... Hani komünist vatan haini idi? Vatanını satardı?

Amerikalılar karına kızına saldırır, buna karşı çıkarsın, komünist. Hani komünist ırz düşmanı idi?

Burjuvalar milli kültürünü yozlaştırırlar, ona karşı çıkarsın, komünist. Hani komünistler kültür düşmanı idi?
Geleneklerini yozlaştırır maymun burjuvazi. Ona karşı çıkarsın, komünist. Hani komünistler gelenek düşmanı idi?
Yunus Emreyi, Koca Sinanı yaratmış bir millet, tutsaklığa, aşağılanmaya layık bir millet değildir. Her milletle eşit koşullar içinde işbirliği yapar, dersin, komünist. Hani komünistler kendi tarihlerine düşmandılar?

Yalan dolan onların baş sermayeleridir. Başka yollan yok, yalandan, namussuzluktan başka çıkar yolları yok. Satılmışlık-larını örtmek için ellerinden gelen her yalanı, her namussuzluğu kullanıyorlar. Bir süre de beceriyorlar. Yutturuyorlar. Vatanseverleri, iyi insanları hiç olmazsa bir süre kandırabiliyorlar. Ama bir şeyin önüne geçemiyorlar, insanların bir süre sonra kendi kendilerine soru sormalarının önüne geçemiyorlar. Geçemeyecekler.

Siz iyisiniz, hassınız. Türkiyeyi gül gibi iyi idare ediyorsunuz, ettiniz de bu yoksulluk neden? Koskoca, dünyanın en büyük imparatorluklarından birini kurmuş bir millet, şimdi neden dünyanın geride kalmış on milletinden biri? Neden yüzde yetmişimiz okuryazar değil? Neden, kendi irademizin dışında, başka bir millet istedi diye üçüncü bir dünya savaşı patladığında börtü böceği, kurdu karıncasıyla benim memleketimdeki tekmil canlılar neden, neden, neden topyekun bir ölüme mahkum ediliyor?

Türkiye toprakları neden çölleşiyor? Her yıl, dört yüz milyon metreküplük bir toprak parçası neden denize gidiyor?
Neden, neden topraklarımız öldürülüyor? On beş yirmi yıl içinde neden, neden, neden halkımız açlığa mahkum?

Neden kültürümüz yozlaştırılıyor?
Neden sanayi kuramıyoruz? Ya da sanayi kurmamıza izin vermiyorlar?

Neden böylesine çırılçıplak kalırcasına soyuluyoruz?
Neden Amerikalıların tutsağıyız? Daha başka, başka sorular, sorular, sorular... İnsanoğlunun kafası uçkur bağı değil ki, çeke bağlayasm. İnsanlar bu sualleri soracaklar. Doğruya erinde geçinde ulaşacaklar. Ulaşınca da eyleme geçecekler. Çünkü insanlar, normal insanlar vatanlarını, milletlerini her şeyin üstünde severler.
Yıllardan bu yana, ağızlarında çiğneye çiğneye bir hal ettikleri bir sakızları var. Komünistler... Komünistler gelecekler... Niçin Rusyaya karşı koymuyorsunuz?

Bir tek Rus askeri mi var, benim sınırlarım içinde be ahmaklar? Var da ona karşı savaşmıyor muyum? Bir milliyetçi, milletini çürütmeye gelen herkese^karşı savaşır. Kültürünü yoz-laştıran, milletini aşağılayan, halkını sömüren, toprağının ölmesine sebep olan herkese, herkese karşı savaşır. Eğer içinde azıcık insanlık varsa her vatandaş savaşır. Kime karşı olursa olsun. Savaşır.
İşte eseriniz, işte perişan Türkiye. İşte bir harabe... Bu harabenin üstüne tünemiş hala konuşuyorsunuz... Sizi baykuşlar sizi!
Kandıramazsınız. Bir gün, iki gün göz boyarsınız, ama üçüncü gün... Bu memleketin insanları vatanlarını severler. Daha dün Çanakkalede sömürücülere karşı nasıl dövüştüler, gördünüz. Dumlupınarda, Sakaryada... Gene de dövüşecekler. Yalanınız, dolanınız para etmez... Laçka ettiğiniz, ölüme ittiğiniz, her gün biraz daha yok olmaya doğru sürüklediğiniz bu memleketin çocukları bütün bunları sizin yanınıza koymaz.
7.2.1967


Öğretmenler, Kardeşlerim...

Bir şey biliyorum. Sürgünden de beter. Elinizden alınacak ekmeğin korkusundan da beter. Aşağılanmaktan, dayaktan da beter. Beterin beteri.

Size olmadık iftiralar ediyorlar. Size öğrencilerinizi, dost, yavru, kardeş bildiğiniz öğrencilerinizi düşman ediyorlar. İftiralarla halkı size düşman ediyorlar. Bunca belalar ki, mutluluğunu istediğiniz halk yüzünden başınıza geliyor. Çevrenizi size düşman ediyor, dünyayı yaşanmaz hale getiriyorlar. Ve bunu da polis marifetiyle yapıyorlar. Benim başıma gelenleri, o küçücük kasabada, hep polis getirdi. Ondan dolayıdır ki, şimdi Ana-dolunun kıyıcığında köşesinde başınıza gelenleri biliyorum. Yaşadığınız cehennem hayatını biliyorum.

Doğrudan yana mısın, halktan yana mısın, milliyetçi, vatansever misin, bilimden yana, Atatürkten yana mısın, on parmaklarında on kara. İftiralardan iftira beğen. Zulümlerden zulüm...

Önce öğrencilerini sana düşman ederler. Sonra masum halkı. Bir polis şöyle esrarlı, yarı tehditli sana yakınlık gösteren halktan birisini köşeye çeker, gözlerini belerterek, zavallı adam büyük bir tehlike içindeymiş gibi, ona açıyormuş gibi bir tavır takınarak:
"Sen falanca öğretmenle sıkı fıkıymışsm ha! Öyle mi? Aman deli misin? Aman ha, aman ha! Aman ha, aman! Ayağını denk al. Biliyoruz, sen temiz adamsın. Hiçbir bezde tarağın yok. Onun için söylüyoruz sana. Çok gizli yoksa. Öğretmen de size bunu söylediğimizi duymasın. Yoksa işimiz berbat olur. Suç üstünde yakalayamayız öğretmeni. Bunu sana acıdığımız için söylüyoruz, aman öğretmen duymasın. Kurunun yanında yaş da yanmasın diye sana en büyük sırrımızı açıyoruz. Öğretmene zinhar bunu duyurma. Onunla da ilgini kes," der.

En yakın dostu öğretmene selam vermez. Polis böyle birkaç kişiyi çeker, onlara da söyler. Onlar da öğretmene selam vermezler. Sonra, öğretmen de içinde, bütün kasaba işi duyar. Polisin, yönetici sınıfın istediği de budur. Artık istenilen olmuş, öğretmen tehlikeli bir kişi olmuş çıkmıştır halkın gözünde.

1950 yılında Nurullah Hancılar adındaki Kadirli Ortaokulu Müdürünün başına gelenler, dünyada hiçbir insanın başına gelmemiştir. Dünyada hiçbir yönetici sınıf, hiç kimseye bu zulmü, bu gaddarlığı yapmamıştır.

1950 yılının nisan aylarıydı. Ben içerdeyim. Ağalar benim için Çukurovada inanılmaz, alçakça bir cadı kazanı kaynatıyorlardı. Ne Rus casusluğum kalıyordu, ne telsizle konuştuğum. Öyle bir vatan haini idim ki, üstüme hain yok.

Ben hapse girmeden önce Kadirli Ortaokulundaki bir bayan öğretmen coğrafya dersinde Sovyetler Birliğini anlatırken komünizme geçmiş. Sonra da beni ele almış, demiş ki:
"Burada da bir komünist var. Hani şu arzuhalci Kemal var ya, işte o."
Bir çocuk, akrabalarımdan birinin çocuğu olacak:
"Öğretmenim," diye sormuş, "ne biliyorsunuz onun komünist olduğunu?"
Bayan öğretmen karşılık vermiş:
"Benim babam Adana Emniyet Müdürlüğü komiserlerin-dendir. Ben bilmeyeceğim de kim bilecek," demiş. O böyle deyince de tekmil akan sular durmuş. Akraba çocukları bu konuşmayı bana geldiler söylediler. Ben de kızdım.
Bir gün Belediye parkında otururken vardım Ortaokul Müdürü N. Hancılara:
"Siz Ortaokul Müdürüsünüz değil mi?" diye sordum.
"Evet," dedi.
"Size bir şikayetim var. Sizin coğrafya öğretmeni bayan..."

Söylediklerini anlattım. "Sınıfta benim aleyhime konuşmakta devam ederse öğretmeni mahkemeye vereceğim," dedim. "Orası ortaokul mu, politika kürsüsü mü?"
Ortaokul Müdürü Hancılar çok üzüldü.
"Bayan öğretmen iyi bir kızdır. Bunu nasıl yapmış acaba?" dedi. "Ona söylerim..."
Bir daha da Ortaokul Müdürünü hiç görmedim. Daha önce de hiç tanımamıştım. Adamı ilk ve son görüyordum. Kasaba ağaları bizim bu konuşmamızı allamışlar pullamışlar, N. Hancıları azılı bir komünist yapmışlar, benim büyük teşkilatıma bağlamışlar. O zaman her hafta bir miting yaparlardı. Gene bir salı mitinglerini yapmışlar. Komünist yuvası Ortaokulu yakmak için de on teneke benzin hazırlamışlar. Bu sıralar ben Kozan Hapisanesindeydim. Ağalar önce mitingcilere Ortaokulu bastırmışlar. Şu çok ünlü petrolcü Aydın Bolak var ya, o da o zamanlar Kadirli Kaymakamı. Kaymakam, etmeyin, eylemeyin, diyecek olmuş mitingcilere. Saçlarından tuttukları gibi Kaymakamı sürüklemeye başlamışlar. Derken Ortaokul Müdürünü yakalamış, linç etmişler. Müdür bu linçten ölmemiş, ölmemiş ama... İşin gerisi korkunç...
İçerde duydum ki, Hancıları Kozan Memleket Hastanesine yatırmışlar. Hancılar, sanırsam birkaç ay hastanede yattı. Çok tehlikeli zamanlar geçirmiş, ölümden zor kurtulmuş adamcağız. Sonra ne oldu biliyor musunuz, sonra ne oldu? Bundan sonra da adam aylarca Kozan Hapisanesinde yattı. Sonra da beraat etti. Yaa, beraat etti. Hiçbir suçu yokmuş. Üç dört ay hastane... Ölümlerden ölüm beğen. Beş altı ay hapisane... Sonra beraat... Sonra bir de göğsünde koskocaman bir "Komünist" damgası... Bu, dünyanın en köksüz sınıfı, en maymun sınıfı, gayri milli Türk burjuvasının adaletidir. Adaletidir işte.

Bir şey daha yazayım size kardeşler, göreceksiniz ki, şimdiki hayatınıza anlattıklarım ne kadar uyuyor. Kasabadayken bana epeyce mektup gelirdi. Ankaradan atılan bir mektup komşuya beş günde gelmişse, bana on beş günde gelirdi. Bir ara bana mektup gelmez oldu. Bir ay, iki ay mektup gelmedi. Benim de kafam kızdı, Candarma Komutanına gittim, dedim ki, "Versene mektuplarımı. İki ay da mektup tutulur mu?" Komutan çekmecesini açtı, mektuplarımı önüme attı. "Kusura kalma," dedi, "Çavuş izinli de. Ben de elim değip de mektuplarını oku-yamadım." Mektuplarımın bana gelmeden önce karakola gittiğini tekmil kasaba da, ben de biliyordum.

İşte şimdi, sizin hayatınız, böyle bir cehennem içinde. Mektuplarınız okunuyor. Halk sizlerden uzaklaştırılıyor. Bir cadı kazanı ki, deme gitsin. Çamur bataklığına her gün sokup çıkarıyorlar her birinizi. Öfkeden, acıdan haksızlıktan boğuluyorsunuz. Şartlarınız gittikçe ağırlaşacak. Bunu da ben söylüyorum. İnsan soyunun en vicdansız, en soysuz, en köksüz sınıfıyla karşı karşıyayız.

Bu çıkarcı, sömürücülerin Türkiyede kollan olan sınıf, memleketimizi ve memleketseverleri kahretmek savaşında. Her türlü iğrenç silahı kullanıyor. Kullanacak. Dayanılmaz, iğrenç silahlar bunlar.
Öğretmenler, kardeşlerim, dayanacaksınız, başka çaremiz yok. Bunların ağababalarına karşı'Çanakkalede on binlerce aydın dövüştü ve şehit düştü. Onlar bizim kardeşlerimizdi. Kurtuluş Savaşında da öyle. Onlar bizim kardeşlerimizdi.

Onlar her şeyi yapacaklar. Kahredecekler bizi. Onlar ki, vatanlarını beş on kurşuna satmışlar. Yurdumuza işgal güçlerinin bayraklarını kendi elleriyle dikmişler. Onlardan her şeyi beklemeliyiz. En kıymetli varlığını, yurdunu peşkeş çekenlerden her şeyi, her kötülüğü, her an beklemek gerek.
Bu toprakları yeniden kurtarmak, tarihine layık bir yere yeniden getirmek için çok acı çekeceğiz, çok gözyaşı dökülecek. Ama kurtulacağız. Yurdumuzun kurtuluşunu görmek... Bir gün bu günü mutlaka göreceğiz. Mutlu, bağımsız, büyük bir Türkiye için çaba harcamak... Bir gün böyle bir Türkiyeye mutlaka ulaşacağız. Bütün acıları unutacağız. Bütün kötülükleri...
Öğretmenler, kardeşlerim, acılar içindesiniz. Güleceğiz.
Zafer toprağımızmdır.
21.3.1967

Ezeli Polis Oyunları

Ey Türkiyede oturan burjuvalar, siz bu demokrasi oyununu başa kadar götüremezsiniz. Biliyorum, herkesler de biliyor ki, siz hiçbir zaman demokrasi taraftarı olmadınız. Hep demok-rasicilik oynadınız. Göz boyadınız. Bunu herkesler biliyor. Huylu huyundan vazgeçmez. Alışmış kudurmuştan beterdir.

Türkiye tam elli yıldır sancılar içinde. Kurtulmak için kıvranıyor. Başını oradan oraya vuruyor ama, kurtulmanın bir yolunu bulamıyor. Bulamıyor değil, izin vermiyorsunuz. Siz çok kurnaz ve çok beceriklisiniz. Bir de çok namussuzsunuz. Bir de insanlığa yakışmaz işler yapıyorsunuz. Bu dünyada sizin yapamayacağınız hiçbir kötülük yok. Siz hiçbir ahlaki kaide tanımıyorsunuz. Kanundur, demokrasidir, insanlıktır size vız geliyor. Yeter ki, işbirliğini yaptığınız efendileriniz Avrupa burjuvalarıyla birlikte Türk milletini sonuna kadar soyasınız.

Dünyaya sizin gibi, hiçbir ahlak kaidesi tanımayan az da olsa insanlar gelmiştir. Sanmıyorum ki, sizin gibi dehşetlisi gelsin. Sizin gibi pür... Her şeyden arınmış, pirüpak. Türkiyede oturan burjuvalar, bir gün insan tarihi sizin üstünüzde duracak. Faydaları uğruna her bir cinayeti işleyen acayip hasta yaratıklar olarak. Oturdukları memleketi yabancılara peşkeş çekmiş yaratıklar olarak...
Anadolu toprağı o kadar verimsiz bir toprak değil. Dünya coğrafyasında yeri de iyi. İşte siz, bu topraklar üstündeki insanları yeryüzünün en yoksul insanları yaptınız. Tarih boyunca
Anadolu insanları bu kadar yoksul olmamışlardır. Yani, bu oranda demek istiyorum.

Türkiye Amerikalıların sömürgesidir. Türkiye işgal altındadır. Bazıları diyorlar ki, bu doğru değil. Utanıyorlar da, kendilerini aldatıyorlar. En iyi niyetlimiz kendisini aldatıyor. Otuz beş milyon metrekarecik, diyorlar. Amerika her adım basma bir asker dikecek değil ya, Türkiyeyi işgal etmek için. gir memleket, işte böyle işgal altına alınır. Tam Amerikalıların yaptıkları gibi.

Türk milleti bir ölüm kalım savaşında. Her şeyiyle, kültürü, toprağı, birliğiyle ölümle karşı karşıya.

Dünyanın en yoksul memleketi mi Türkiye? Size soruyorum. Türk toprakları üstünde aklı erenler, kendilerini adam sayanlar, hatta vatanperver olduklarını dilleri varıp da söyleyenler. Türkiye dünyanın en yoksul memleketi değil mi? Bir cihangir devletten dünyanın en yoksul milletini kim çıkardı? İşte bu burjuvalar.

Nasıl çıkardılar? Yukarda sayıp döktüğüm özellikleriyle. Bu onların yanlarına kalacak mı? Bu milleti canı gönülden seven, milliyetçi, öyle yalancı, burjuvaların aleti, ahlaksız, sözü-mona milliyetçi değil, düpedüz milliyetçi bir tek adam bile gelse Türkiyeye, bu kötülükleri Türkiyede oturan burjuvaların yanma koymaz. Koymayacak.
Ne dedim az önce, ey Türk burjuvaları, siz bu demokrasi oyununu sonuna kadar götüremezsiniz, dedim. Türk milletiyle sonuna kadar oynayamazsınız, dedim. Ya gerçek bir demokrasiyi göze alırsınız, gerçek bir demokraside Türk milletini daha az soyma pahasına da olsa. Ya da gümbür gümbür Türk milletinin başından çeker gidersiniz. Bu oyunu artık daha fazla yürütemezsiniz. Bunun farkında değil misiniz? Nedir o orduya dağıttığınız broşürler? Ne ayıp şeyler onlar öyle? Siz Türk milletinin subaylarını ilkokul öğrencileri mi sandınız da öyle saçma sapan yazılarla kandırmaya çalışıyorsunuz? Kim inanır öyle saçmalıklara? Yok, Amerikaya karşı koyanlar komünistmiş de, şuymuş da, buymuş da. Subaylar bir kere Harbiyeyi bitirmişler. Hayatla da karşı karşıyalar, ne karşı karşıya, hayatın tam içindeler... Okuyorlar da. Hepsi komünistliği, sosyalistliği, sizin çevirdiğiniz iğrenç oyunları sizden çok iyi biliyor. Hiç merak etmeyin. Karşınızda bön ahmaklar yok. Siz o broşürleriniz-le kandırsanız kandırsanız kendi ahmak kafanızı kandırırsınız.

Bir de gene ezeli polis oyununuza başladınız bugünlerde. Emekçilere, gerçek milliyetçilere, öğretmenlere baskılara başladınız. Polis gene insanların peşinde. Gene olmadık iftiralarla halk arasında insan avına çıktı. Bir iki tane olay geldi ki kulağıma, sizden de, insanlığınızdan da iğrendim. Yazmaya bile utanıyorum. Vallahi korkumdan değil. Sizin gibi insanların bana yapacakları her kötülük benim için şeref olur. O yönden korkum yok.

Polise kanunsuzluk yaptırıyorsunuz. Polis gayri meşru işler yapıyor.
Vazgeçin... Bu gayri meşru baskılardan hiçbir şey elde edemezsiniz. Gayrimeşru hareketlerin karşısına gayri meşrulukla çıkarlar. Bu, hayatın kaidesidir. Ne kadar baskı yaparsanız, o kadar direnmeyle karşılaşacaksınız. Milletlerin güçleri zümrelerin güçlerinden daha çoktur.

Yirmi yıldır oynadığınız demokrasi oyunundan vazgeçin. Polis oyunlarından, baskılardan, iftiralardan vazgeçin... Gerçek demokrasiye yönelin... Azıcık daha ayakta kalabilecekseniz, şu gerçek demokrasinin yüzü suyu hürmetine kalabileceksiniz.
Yok, aklınızı başınıza toplamaz da baskılara, gayri meşruluklara devam ederseniz, millet de direnme hakkını kullanacak. Bizden söylemesi. Sizin bu kadar basit bir şeye aklınız ermez de, çıkmaz yolunuzda ilerler giderseniz, gerisi bize ne. Kendi düşen ağlamaz. Buyurun...
114.1967


Sömürgecilik, Milliyetçilik ve Din

Kapitalizmin birinci ödevi, geride kalmış, sanayisini kuramamış milletleri sömürmektir. Kapitalizm, bu sömürgecilik düzenini sürdürmek için dünyada politik, kültürel büyük bir ağ kurmuştur. Büyük bir de propaganda ağı kurmuştur.

Kapitalist düzen, bu üç büyük ağla kendisine karşı gelmeye çalışanları yok eder.
Kapitalizm, beynelmilel bir soyguncu şebekesidir. Temeli Avrupada atılmış, dünya çapındaki şebekesini Avrupadan kurmuştur. Şimdi kapitalizmin bayrağını Amerika ele almıştır. Dünya milletlerini Avrupalı eski kapitalistlerle birlikte Amerika sömürüyor. Amerika, bu büyük kapitalist şebeke sürüp gitsin diye Asyada dövüşüyor. Gerekirse dünyanın her yerinde de dövüşecek.

Geri kalmış memleketlerde kapitalistlerin yüzdecileri, komisyoncuları var. Bunlar kapitalistlerin ürettikleri ürünleri, geri kalmış memleketlerde satarlar, yüzdelerini alırlar, gerisini de Avrupadaki, Asyadaki AĞALARINA gönderirler. Bunlar montaj sanayisi kurarlar. Montaj sanayisini de yerli bir sanayiymiş gibi tekmil millete yuttururlar. Kapitalist düzenle idare edilen memleketlere kapitalistler, Avrupalı, Amerikalı sömürgeciler yerli sanayi kurdurmazlar, buna izin vermezler. Yerli sanayi kurulursa bir memlekette, gerçek bir yerli sanayi, o memlekette sömürgecilerin pabucu dama atılır. Bakın bir örnek vereyim. Bizde bir mensucat sanayisi var. Kumaşımızı, bezimizi, basmamızı biz dokuyoruz. Dışarıya hiç muhtaç değiliz. Artık Avrupalı kapitalistler bize dokunmuş mal satamıyorlar. Ne oluyor, pa_ ramız memleketimizde kalıyor. Diyeceksiniz ki, Avrupalı, Amerikalı sömürücüler buna nasıl izin verdiler de bizim memlekette mensucat sanayisi kurulabildi? Mensucat sanayisinin temeli Atatürk devrinde atıldı. En büyük sebep bu. Bir de Avrupalı, Amerikalı sömürücüler işlerini dokuma sanayisinden başka kollara kaydırdılar. Yani geri kalmış memleketlerde yerli dokuma sanayisi kurulmasına izin verdiler. Dokuma sanayisinin sömürü oranı öteki kollardan daha azdır.
Kapitalist düzen bütün yöntemleriyle bir sömürü düzenidir. Delme takmadır. Çetebaşı, Avrupada, Amerikada oturur. Kol kol memleketlere ajanları yayılmıştır. Bu ajanlar politik güçleri, basını, radyoyu ellerinde tutarlar. Tabii hepsini değil, büyük kısmını.
Bununla o memleketin milli güçlerini yıpratmaya çalışırlar. Kapitalist düzen sürüp gittikçe geri kalmış bir memlekette yerli sanayi kurulamaz. İzin vermezler. Bu, mümkün değil. Çünkü yerli sanayi kurulduğu an YENİ SÖMÜRGECİLİK bitmiş demektir. Avrupalı, Amerikalı deli mi, bindiği dalı keser mi?

Onun için şimdi bizim idare edildiğimiz düzende yerli, milli sanayi kurulamaz. Kurduramazlar.

Biz şimdi beynelmilel kapitalizmin pençesinde inleyen, yok olmaya yönelmiş bir milletiz

Kurtuluş çaresi ne? Bir tek kurtuluş çaresi var, o da sosyalist düzene yönelmek. Başkaca kurtuluşumuzun, geride kalmış bir memleketin kurtuluşunun mümkünü, çaresi yok.

Çok yazdım, gene de yazacağım. Geri kalmış memleketleri eline almış kapitalist düzen, hegemonyasını sürdürebilmek için ne yapar? Önce o memleketin asli güçlerini çürütmeye çalışır. Bu asli güçler nelerdir? Önce millet birliğidir. Onu parçalar. Kültürüdür, onu yozlaştırmaya çalışır. Dinidir, onu kullanmaya bakar. Tarihidir, onu küçümser. Çünkü bütün bu asli güçler, sömürüyü, alçaltılmayı bir gün sezince kapitalizmi yok edecek güçlerdir. Bu güçler yok edilmeden bir millet sonuna kadar sö-mürülemez.

Öyleyse en uzaktan, en yakından beynelmilel kapitalistlerle ilişkisi olanlar milliyetçi olamazlar. Kapitalist düzen, milliyetçiliğin tam zıddıdır. Kutsal millet kavramını kullanırlar. Sömürülerine kalkan diye kullanırlar. Geri kalmış memleketlerdeki milliyetçi geçinenlerin bir kısmı kapitalistlerin bilinçli uşaklarıdır, gir kısmı kutsal milliyet kavramına saygısı olan aldatılmış, çağımızın milliyetçiliğinin ne olduğunu bilmeyen kişilerdir.

Çağımızın milliyetçiliği sosyalizmle başlar, onunla biter, sosyalizm insanın, milletin bağımsızlığı, yüzde yüz hürriyetidir. Sosyalizm, yitirilmiş insanlık, yitirilmiş millet onurunu insanlığa geri verecek bir düzendir.

Dine gelince, kapitalizm din sömürüsünü kalkan diye kullanır. Eğer kullanmazsa onu yerin dibine batırır. Burjuvalar, de-rebeyleriyle dövüşürlerken en büyük düşman olarak dini almışlardı karşılarına. Parolaları dinsizlikti. Bugün dini kalkan diye, milletlerin alınterine karşı kullanıyorlar da susuyorlar. Din, şimdi şu anda, milletleri yok etmeye çalışan kapitalistler aleyhine dönsün de bir seyreyleyin gümbürtüyü. Bir seyreyle-yin din aleyhtarı kampanyayı. Şimdi dini kullanıyorlar da burjuvalar, kapitalistler dindar gözüküyorlar. İki yüzyıldır din için yapmadığını bırakmayanlar burjuvalar değil mi? Dini yok etmeye çalışanlar. İki yüzyıldır dinle, dindarlarla dövüşen, onları yok etmeye çalışan burjuvalara şimdi ne oldu da sahte dindar kesildiler? Ramazanlarda İmam Hatip Okullarında iftar yemeği verenlerin birçoğunun hayatlarına bakın, Allahla kitapla, dinle imanla hiçbir ilişkileri var mı? Şu burjuvaların, dindar burjuvaların yaşayışlarını, gece kulüplerini, yedikleri türlü herzeyi görüyorsunuz ya, dinle imanla en küçük ilişkileri var mı?

İmam Hatip Okulları azıcık kendine gelsin, azıcık Türk milletinden yana olsun, yani beynelmilel soyguncu şebekesinin ne olduğunu anlasın, bakın bakalım yerinde kalabilir mi? İftar yemekleri mi? Ağı yedirir kapitalist, adama ağı, iftar yemeği yerine. İki gün içinde İmam Hatip Okullarının yerinde yeller eser. Köy Enstitülerinden bin beter ederler onu.

Dini, İmam Hatip Okullarını Türk milletinin alınterine kar-Şi kalkan diye kullanıyorlar da, bu kadar yüz veriyorlar onlara kapitalist burjuvalar.

Kendi milletlerinin ecnebi kapitalistler tarafından sömürülmesine, öksüzlerin, hastaların, elsizlerin, dilsizlerin, tüyü bitmedik yetimlerin haklarının yenmesine, halk uyanmamış diye onların sömürülmesine yardımcı olanların, yardım edenlerin milliyetçi güçlere karşı gelenlerin din adamı olmalarının mümkünü yoktur. Dindar olmalarının mümkünü yoktur. Allah onları kahredecektir.
Hiç kimse uykuda kalmaz. Namuslu hiç kimse vatanını esarette koymak istemez. Bir gün İmam Hatip Okullarının fı-kara köylü çocukları da uyanacaklardır. İşte o zaman seyrey-leyin siz burjuvaları. Bakın bu okullara atacakları iftiralara. Köy Enstitülerinin başına gelenleri mumla arayacak İmam Hatip Okulları... İşte gene o zaman da İmam Hatip Okullarını Köy Enstitüleri gibi milletin aydınlık güçleri savunacaktır. Milletine karşı gelen, onun sömürülmesini isteyen, milletin almterine karşı ecnebi kapitalistlerin, onun içerdeki uşaklarının yardakçılığını yapan, milletin almterine karşı onların elinde kalkanlık eden hiçbir kurum sonuna kadar yaşayamaz. Bu din de olsa...

Çağımızda milliyetçilik de, dindarlık da bir bilinç işidir. Ben milliyetçiyim derken, adam bilmezse, gider millet düşmanının kucağına düşebilir ve millet hayını olabilir. Ben dindarım derken, gider de din düşmanı kapitalistin kucağına düşüverir. Dininden de, Allahından da olur. Üstelik de milletini esir edenlerin aleti durumuna düşüverir.

Kılı kırk yarmalıyız. Çok çok düşünmeliyiz. Bir insanın alet olması kadar iğrenç bir şey yoktur. Hele bu aletlik milletinin faydasına karşı kullanılırsa. En korkacağımız şey alet olmak olmalıdır.

Milliyetçiyim diyenin, dindarım diyenin, iyi niyetli olanın, kapitalizm nedir, sosyalizm nedir, bunları iyi öğrenmesi gerek. Bilmeden, hangi yandan olursa olsun kavgaya girmek, kötü bir şeydir. İnsanlığa yakışmaz. Bilmeden kavgaya girmek, alet olmak demektir. İnsan insandır. İnsan, yaratıklar içinde en saygı değer yaratıktır. İnsan, alet değildir.

Lanet olsun aletlere...
Ben burada diyorum ki, tekrar ve tekrar söylüyorum ki/ sömürgeci kapitalistlerle en yakın en uzak, en küçük bir ilişkisi olan, onların türküsünü çağıran dindar da olamaz, din adamı da.
Ben burada birtakım dostları suçlamaktan daha çok, bir düşünceye çağırıyorum. Düşünüp gelsinler, sen haksızsın desinler. Yeter ki düşünsünler...
2.5.1967
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder
azchamur
Forum Yöneticisi
Forum Yöneticisi


Kayıt: 19 Arl 2009
Mesajlar: 1279

MesajTarih: Cmt Oca 30, 2010 1:38 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

Doludizgin

Şöyle, düşünüyorum da Urfanın köyleri aklıma geliyor. Urfanın köylüklerinde, Mardinin köylüklerinde altı saatlik bir uzaklıktan sırtında su taşıyan kadınlar görmüştüm. Susuz köyler aklıma geliyor. Güneydoğu Anadolu köylüsü kışın göleklerde biriktirdiği pis suları, itiyle atıyla, sığırıyla birlikte içer. Sapsarı, irin gibi suları olan gölekler aklıma geliyor. Yastık yatak bilmeyen, yastık yerine bir kütüğe başını koyan, çırılçıplak To-ros köylükleri geliyor aklıma. Yeraltındaki binlerce köyü düşünüyorum. Üç bin yıl önce de böyleydi bu köyler. Hayvanlarıyla aynı yerde, aynı koşullar altında yaşayan köylükleri düşünüyorum. Işıksız Orta Anadoluyu düşünüyorum. Köylüler okuma yazma bilmezler. Bilse bile yüzde beşi, altısı bilir. Uyumuş, uyanmamış, şu vatan üstünde bizimle birlikte yaşayan, kardeşlerimiz dediğimiz insanları düşünüyorum. Bir lokmaya muhtaç eylediğimiz, elinde avcunda ne varsa aldığımız, derisine kadar, Avrupalı, Amerikalı kapitalistle bir olup soyduğumuz, sömürdüğümüz, iliklerine kadar sömürdüğümüz insanları düşünüyorum. Ve insanlığımdan utanıyorum. Vatan, diyorlar, bir kulağımdan girip bir kulağımdan çıkıyor. Millet, diyorlar, yaaa, millet ha... Bu yoksul, bu yaralı toprak üstünde... Ve Türkiyede oturan burjuvalar... Konuşuyorlar, gülüşüyorlar, yiyorlar, içiyorlar, milyonları milyonların üstüne koyuyorlar. Şu yaralı toprakta, şu yoksulların yoksulu ülkede peri padişahı hayatı yaşıyorlar. Yoksulu daha yoksul, açı daha aç, hastayı daha hasta, perişanı daha perişan ederek peri padişahı hayatı yaşıyorlar.

Bir de millet var. Yüzyılların onurlu bir milleti. İşte onun onuruyla oynuyorlar. Peri padişahı hayatları sürüp gitsin diye, dünya önünde onun onurunu beş paralık ediyorlar. Size bir şey söyleyim mi, Kıbrıs gidecek. Ne evliyayım, ne de kehanetim var. Ama Kıbrıs gidecek. Tüyü bitmedik yetim haklarını, emeklerini kapitalistlere soyduranlar, azıcık faydaları için, ağalarının hatırı için Kıbrısı Yunanlılara vermezler mi sanıyorsunuz. Az bekleyin, göreceksiniz.

Şu demokrasi oyunu çıkınca halkta birazıcık uyanış oldu. Bir düzen oyunu olarak çıkardılar demokrasiyi ortaya. Baktılar ki iş ciddiye gidiyor, halk uyanıyor. Menderes oyuna son vermeye kalktı ve verdi de. Sonra dünya başına yıkıldı. Şimdi de baktı ki AP iktidarı, iş ciddiye biniyor. O da oyun saydığı bu işe son vermek için elinden geleni yapıyor. Ve halk gittikçe uyanıyor. Ve burjuvalar iktidarı gittikçe demokratik düzene paydos diyor. Fiilen paydos demiş zaten. Hepimizin, tekmil halk adamlarının peşinde açıktan açığa yıldırma polisleri. Çetin Al-tan, Aziz Nesin olayı... Her yazımızdan bir mahkeme. O da Anayasayı savunan yazılarımızdan dolayı. Telefon dinlemeler, mektup açmalar. Polis iftiraları, zulüm baskıları, işkenceler... Soygunlar, soygunlar, soygunlar...

Halkların uyanışının önüne zor geçilir. Halkların hürriyet isteklerinin önüne zor geçilir. İşte Menderes örneği! AP iktidarı demokrasiyi, Anayasayı kaldırmaya doğru doludizgin uçup gidiyor. Gitsin bakalım. Yolu açık olsun bakalım. Anayasa güçleri ona nerede dur diyecek bakalım. Anayasa güçleri nasıl, ne zaman onun aklını başına getirecek bakalım.

Şöyle, düşünüyorum da yoksullar, şöyle, düşünüyorum da on bin yıl öncesini yaşayan halkımız aklıma düşüyor. Perişan olmuş, bitmiş, ezilmiş halkımız. Ve bir harabe ülke. Beri yanda da sofrasında kuşsütü bile olan, peri padişahı hayatı yaşayan bir azınlık geliyor aklıma. Sonra kahroluyorum, utanıyorum. Sonra sonra, bu memleketi sevenlerin hepsi, hepsi Çanakkalede mi, Dumlupınarda mı kaldı, diyorum.
1.8.1967

24. Saat

24 saatin 24 saatında yalnız, sosyalizmi düşünmek... Bütün benliğini, varını yoğunu onun uğruna koymak... 24 saatin 24 saatmda yalnız, insanlığın mutluluğu için yaşamak... Ve bu yaşamayı hayatının mutluluğu eylemek... İnsan bu mutluluğa, bu güzelliğe varınca her şey biter. Bütün kirlerinden arınır, bencilliğini yitirir, aşırılıklardan vazgeçer, ne çekememezlik, ne kıskançlık, böyle ilkel duygular, semtine bile uğrayamaz, insan, gerçek insan olur.

24 saatin 24 saatında yalnız, sosyalizmi düşünmek... 24 sa-atm 24 saatında yalnız, insan mutluluğu için yaşamak... Cümle kirlerinden pirüpak olursun.

Bu 24 saati söyleyen, büyük bir dövüş adamıdır. Büyük ve başarılı. Ama gerçekleştirenler yüz binlerce inanmış insandır. Yüz binlerce insan, bu kavgaya canını kanını koymasaydı, elinin ucuyla tutsaydı, şimdiye hiçbir şey olmazdı. Yüz yıldır yerimizde sayardık.
İşte canını dişine takmış Vietnam halkı. İşte 1922'nin Türk halkı. Benliklerinden dışarı çıkıp yüzde yüz bir kavganın insanı olmasalardı, bu büyük kavgayı gerçekleştiremezlerdi.

Bir kavgaya giren adam, benini, kendini ilk düşündükçe, o adam sonuna kadar yenilgide demektir. Bir süre başarıda olsa da, başarılı görünse de... Kavga kir götürmez. Bir gün bir geçit gelir, ak koyun, kara koyun ayan beyan ortaya çıkar. Hiç kimse, hiçbir zaman insanoğluna yutturamaz. Yutturdum sananlar, kendileri hapı yutmuş kişilerdir. Dahi olan toplumdur, kişiler değil. O hiçbir şeyi, hiç kimseyi yutmaz. Haa, kişiler arasında da dahiler vardır. Ama iyiyi de kötüyü de hiç yutmayan, toplumdur. Toplumun dehasına inandın mıydı, hiçbir kötü yönünü saklamak gerektiğini duymazsın, nasıl olsa toplum senin o yönünü görecektir, saklayamazsın. Bir de bazı yarı manyak, kendilerini dahi, toplumu ahmak, her şeyi yutar sanan kişiler var. Kozlarını bunun üstüne kurarak hareket ederler. Ve bunlar, çok başarılara da ulaşsalar, bir gün bu akılsızlıklarının cezasını çekerler. Eğer bir insan salt kendi benini tatmin etmek için bir kavgaya girmişse, bu er geç ortaya çıkar. Ve bu adam gerçekten de kavgaya faydalı olmuşsa... O da meydana çıkar. Toplum dehası korkunç ince bir aynadır, orada herkes olduğu gibi gözükür. Toplumu hiç kimse aldatamaz. Bu inanca da, senin saflığındır, diyen çıkacak. Varsın desinler. Biliyorum, toplumun, nicelerini yuttuğu üstüne de örnekler gösterecekler. Büyük adam, küçük adam adı verecekler bir sürü. Zamanında bak şu adamı nasıl yutmuş toplum, diyecekler. Bu yargıları bile toplumun yutmadığıdır. Bugün değilse, yarın yutmayacağıdır.

Sosyalist kavga gibi, bütün insanlığın kavgası olan bir kavga kir götürmez. Ya saf yürekle, pırıl pırıl girersin, ya kavga sana öyle bir tokat atar ki, allak bullak olursun.

24 saatin 24 saatında yalnız ve yalnız kavgayı düşünmek... Çoluk çocuğundan önce. Evladü ayaldan önce. Hayatından önce. Örnekler bundan başka türlüsünü göstermiyor.

Umut insan içindir. Umutsuzluk da. Son günlerde, yöremizde olup bitenlere bakacak olursak, umutsuzluğa düşeriz. İçimiz kararır. Birtakım bencil, kavgadan da, her şeyden de önce kendilerini düşünen insanlarla karşılaşırız. Günümüzün geçidine ister istemez gelmiş dayanmış kişilerdir bunlar. Ortaya çıkmışlardır. Geçitten önce adam saydıklarımızın sapır sapır nasıl döküldüklerini görmüşüzdür. Günümüzün geçidi, bunların belli olduğu geçittir. Herkesin geçidi bir olacaktır. Herkes kendi geçidinden geçerken kim döküle, kim kala, onu geçit bilir. Kavga hayatının dar geçitleri belalıdır. Kimse kendine, gücüne güvenmesin. Kavgaya verdiği kadar temiz yüreğine, hilesiz yüreğine güvensin.

Eğer 24 saatin 24 saatmda kavgayı, insanların mutluluğunu düşünmüyor, öyle görünmeye çalışıyorsak, insanlar bunu çabucak anlayacak, bizi, ona göre yargılayacaktır. İnsan kendi aklı ve kendi yüreği kadar büyüktür. Ve kendi çalışkanlığı kadar. Kendi beninin dışına çıkıp kendini yüzde yüz bir kavgaya vermek, güçlü, bir olgunluğa gelmiş kişilerin işidir. Elbette bunu bütün insanlardan bekleyemeyiz. Bir insan kendini yüzde yüz bir kavgaya verdiğini sanır da, döner bakar ki, yalnız kendine vermiş kendini sonunda. Bu da var. Bu insan da kendi yerini bulur.

Ve karşılık değil, tarih yapmak değil, hatta kendini tatmin etmek de değil... Şan, şöhret değil... İnsanların mutluluğu için dövüşmenin mutluluğu... Gece gündüz, gecenin gündüzün her anında başka insanları düşünmenin tadı. İnsanların kendi namuslu dünyasında yaşamanın tadı, mutluluğu. Hiç kimseyi kıskanmak istemem, hiç kimseyi hayran olunacak kimse saymam, dünyasını namuslu kılan insandan başka.

Fedakarlığın tadı da değil. Sadece 24 saatin 24 saatında insanların mutluluğu için dövüşmenin tadı, mutluluğu. Buraya kadar gelen insan, kıskanacak kadar küçülmez. Buraya kadar gelen insan, dedikoduyla karşısındakini yıkmaya çalışacak kadar insanlığını aşağılayamaz. Buraya kadar gelen insan, kavgasını azıcık benine satamaz. Buraya kadar gelen insan, politik hilelere başvurup bir emekçi örgütünü düşmanla birlik olup yıkmaya çalışamaz. Hem de ilk olarak halka ulaşmış bir örgütü. Susmasının bile kavga olduğunu bilir. Ve onun susması belki de kavgada en büyük güç olur.
Ama bu olgunluğa erişmiş adamı bulmak... Vardır, vardır. Çok şükür ki vardır. Yoksa bu kadar kir pas içinde, bu kadar düşman arasında, bu kavga böylesine yürür müydü?

24 saatin 24 saatmda, iliklerine kadar... İnsanoğlunun güzelliğidir de bu.
12.9.1967

Halka Rağmen Halk İçin mi?

İnsanlar yoksul bırakılıyor. Okutulmuyor. Bilinçli olaraktan karanlıklara itiliyor. İnsanlar kör kalsın, sağır olsunlar diye her şey yapılıyor.

Türkiye, burjuvazinin idealist devrini yaşamadı. Bilinçli olarak yönetici bölüğü halkın'üstüne yüklendi. Onlar için halk dediğin bir köleler topluluğudur. Onlar için halk sağılması gereken, sömürülen bir üretici tabakadır.

Halk tabakasından bir adam olduğum için bu yönetici bölüğünün halka nasıl baktığını, nasıl davrandığını biliyorum.

Atatürk devrimleri için, "Halka rağmen halk için devrimlerdir," diyorlar. "Onun için kanlı olmuştur," diyorlar. Gerçek olan bir şey varsa, halkımız Atatürk devrimlerinin birçoğuna karşı koymuştur. Şapkaya karşı koymuştur. Tekkelerin, medreselerin kapatılmasına karşı koymuştur. İrili ufaklı daha birçok devrime... Devrimlerimizin birçoğu halka rağmen olmuştur. Bu da bir gerçek. Bütün bunlara rağmen halkımız Atütürkü çok sever. Atatürk öldüğü zaman her evden bir ölü çıkmışçasına ağladı Türk halkı. Avşar Türkmeninde, Çukurova Türkmeninde, Kürtlerde sevgili ölülerine kadınlar ağıt yakarlar. Bu bir gelenektir. Atatürk öldüğünde, hani şu tekkeleri kapatan, şu şapka giydiren, şu kutsal yazıyı değiştiren Atatürk, Avşar Türkmeninde, Çukurova Türkmeninde, Kürtlerde halk kadınları kendi ölüleri imiş gibi Atatürk için ağıtlar yaktılar. Niçin başka hiçbir örnek vermiyor da ağıt yakma veriyorum? Ağıt yakma işi, sevginin içe işlemesidir. Halkın bir insana yüzde yüz sahip çıkmasidir. Eeeeee, diyeceksiniz ki, halk hem Atatürke karşı geliyor, hem Atatürkü seviyor. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu, diyeceksiniz. Bu ne tutarsız iş, diyeceksiniz. İşin içinde iş var. Atatürk devrimleri içinde bir devrim var ki, işte devrim olan odur. Halkın hayatıyla yüzde yüz ilgili olan devrim odur. O da, hukuki eşitlik devrimidir. Osmanlı devrinde halkla derebeyler, yöneticiler ve ağalar arasında hukuki eşitlik yoktu. Hiç olmazsa uygulamada yoktu. Atatürk, bir çoban da bir, bir paşa da bir, bir ağa da bir, bir bey de, demişti...

Halka rağmen halk için sözünü kim icat etmiş? Biliyorum, bir çağın temel düşüncelerinden biridir. Sanki halka rağmen halk için bir şey yapılabilinirmiş gibi. Çağımızın büyük devrimlerine bakın, hepsi halkla beraber halk için yapılmıştır. Küba devrimi, Çin devrimi, Cezayir devrimi... Hepsi hepsi halkla birlikte yapılmış devrimlerdir. Halka rağmen halka bir iyilik yapmanın hiç gerekliliği yok. Halk öyle, bazı ahmakların sandığı gibi ahmak değildir. Onun canına dokunan devrimlere yönel bakalım. Bak bakalım, seninle canıyla başıyla beraber değil mi? Toprak reformunu ele alalım. "Toprak reformu! Toprak reformu!" diye halk ne kadar uyutulmuştur. Son kırk yıl içinde kaç kere, sana toprak vereceğiz diye çıkılmıştır halkın karşısına. Halk Partisi çıktı böyle, Demokrat Parti çıktı böyle. Yaa, Demokrat Parti bile çıktı. Üstelik Demokrat Parti ilk yıllarında halkın karşısına Bolşevik propagandası yaparak çıktı. Bütün vaatler fos çıktı. Toprak reformu işi, yozlaştırılmış bir iştir.

Toprak reformuyla, çağın getirdiği öteki eşitlik düşünceleriyle halkın karşısına çıkalım, ona ulaşalım, ona derdimizi anlatabilelim bakalım, bizimle mi birlik oluyor burjuvalarla mı? Burjuvalar dini, halkın uyanmamışlığım, gelenekleri sömürü-yor diyeceksiniz, burjuvaların elinde büyük, etkili silahlar var, basın gibi, radyolar gibi, televizyon gibi, en belalısı para gibi, diyeceksiniz. Hepsi halkın faydası ve halkın dehası karşısında vız gelir. Halka, yeter ki, en küçük imkanla da olsa ulaş ve ona derdini anlatabil. Ve halka ulaşabilmek için bir ortam yarat. Bu ortamı yaratmak, derdini halka söyleyebilmek... Mesele yan yarıya halledilmiş demektir.

Halk anlamıyor, gidiyor, kendi düşmanıyla birlik oluyor, diye umutsuzluğa düşmek en kötüsüdür. Dövüşü yitirmektir. pCendini, gücünü yitirmektir. Ne koydun ki avucuma, ne süreyim yüzüne. Halka ne verdik ki alamadık. Yüzyılların köle hayatını yaşayan halka, kölelikten başka bir şey öğretilmemiş halka bağımsızlık, insan olma, demokrasi düşüncesini, eşitlik düşüncesini ilk günde nasıl anlatırsın. Armut piş, ağzıma düş. Hele azıcık çalışalım, hele azıcık canımızı dişimize takalım, hele azıcık halkla haşır neşir olalım, hele azıcık halkın elini tutalım, hele azıcık halka tepeden bakmayalım, hele azıcık, hele azıcık, hele azıcık... Görelim bakalım halk dediğimizin ardında kalıyor muyuz? Önümüze düşüp de bizi selamete ulaştırmıyor mu? Asyanm güzel halkları gibi.
Şu kafamıza dank desin ki, şunu bir iyice bilelim ki, halka rağmen halk için bir çabaya hiç lüzum kalmayacak halk için halkla birlik olduğumuz zaman. J-Ialkla birlik, halk için... Halkla birlik, halk için. Hakla birlik, halk... Bana başka türlüsü bir hayal gibi geliyor, kusura bakmayın ya...
19.9.1967


Curnalcılık Üstüne

Türkiyede oturan burjuvalar demokrasiye düşmandırlar. Bunu her davranışlarıyla belli ederler. Türkiyede oturan burjuvalar demokrasiden ışık görmüş baykuş gibi korkarlar. Çünkü bu burjuvazi, güçsüz bir burjuvazidir. Temelsizdir. Hiçbir insani ilkesi yoktur. Çünkü bu burjuvazi Türkiyedeki bürokrasinin ve sömürgeci güçlerin yarattığı, uydurma, yapma bir burjuvazidir. Demokrasiyi ne istemişler, ne de onun uğruna savaşmışlardır. Zorla kabul ettikleri bir düzendir bu. Başlarına bela olmuştur. Atlarını oynattıkları, Türkiyeyi har vurup harman savurdukları devre 1950 ile 1960 arasıdır. Bu acayip sınıf ancak on yıl demokratik düzeni sırtında taşıyabilmiş, güçlendiğini sandığı an da demokratik düzenin beline vurmuştur tekmeyi. Yüzde yüz bir faşizme gitmeyi denemiş, becerememiş, 27 Mayısta belasını bulmuştur.

Geri kalmış bir memleket, biçimsel demokrasinin kolay kolay gelişebileceği bir ortam değildir. O memleketin komprador, gayri meşru kazançlı, satılmış, hatta ister istemez politik, ekonomik anlamda, vatan hainliğine kadar varmış burjuvası için demokrasinin açık seçikliği, demokrasilerde halkın hızla uyanması bir ölümdür. Türkiyede oturan burjuvalar bunu çok iyi biliyor. Türkiyede demokratik düzenin tutunmaması için ellerinden her geleni yapıyorlar. 27 Mayıs Anayasasını, Türkiyede oturan burjuvaların çoğunluğu istememiştir. Ve 27 Mayıs Anayasasına karşı geniş bir kampanya açılmış, en iğrenç yollara, yalanlara başvurularak halk kandırılmaya çalışılmış, 27 Mayıs Anayasasına oy verilmemesi istenmiştir. Fakat devrimci güçler işe sıkı sıkıya sarılmışlar, bu yüzden de Anayasa, Türk halkınca onaylanmıştır.

Bu kadar çürük, bu kadar köksüz, taklit burjuvazi aşağılık bir faşizmden başka bir düzen düşünemez ve bu düzenden başka bir düzende de yaşayamayacağını sanır. İlerici güçlere bunun için böylesine iftiralar yağdırıyorlar. Onun için korkunç bir iftira, yıldırma, curnal kampanyası açmışlar. Her hareketleri Anayasaya karşıdır, Anayasa halk oyunca onaylandığından bu yana. Onun için her önlerine gelene komünist, Rus casusu diyorlar. Onun için, bağımsızlık taraftarı gencecik Türk çocuklarına hamam oğlanı diyecek kadar alçalıyor, hainleşiyor, köpekle-şiyorlar. Onun için, milletin kişiliğini kendi kişilikleri gibi aşağılatmaya, öldürmeye çalışıyorlar. Onun için, "Bu millet bağımsız yaşayamaz, Amerika giderse Rusya gelir" cinayetini işliyorlar. Sanki koskocaman Türk milleti hiç bağımsız yaşamamış gibi. Onun için yıllardan bu yana halkı ilerici güçlere karşı kıyıma çağırıyorlar. İftira için, curnal için başvurmadıkları aşağılık çare kalmıyor. Anayasaya rağmen ilerici güçler üstünde inanılmaz bir baskı rüzgarı estiriyorlar, yalanla dolanla. Komünist diye öğretmenleri tutuklattırıyorlar, iki gün sonra öğretmen beraat ediyor. Onlar gene utanmıyorlar. Başka bir yerde, başka bir öğretmeni gene tutuklattırıyorlar. Bir öğrenciyi, bir genci... Tutuklama ha tutuklama, beraat ha beraat... Ve iftira ve beraat kampanyası durmadan, durmadan işliyor. Büyük baskı silahlan bu. Tutuklama müessesesini yozlaştırıyorlar böylece. Yakında, iftirayla her tutuklanan vatandaş bir kahraman, ermiş mertebesine yükselecek halk gözünde. Beklesinler.

İşçi Partisi kurulduğu günden bu yana Anayasanın tek candan savunucusu oldu. Çünkü Anayasa, demokratik düzeni sağlıyor, demokratik düzen de emekçilerin işine geliyordu. Türk aydınlarının, yan tabakalarının işine geliyordu. Bu sebepten savaş, Anayasa düzenini yozlaştırmaya, yıkmaya çalışanlarla onu korumaya, sürdürmeye, ayakta tutmaya çalışanlar arasında veriliyor. İşçi Partisine tehlikeli yolda diyenler, bindikleri dalı kesen yapmacık ilericilerdir. Anayasayı, demokrasiyi savunmak mı tehlikeli yol? Toprak reformu yapmak mı tehlikeli yol? İthalatı, ihracatı, bankacılığı devletleştirmek istemek mi tehlikeli yol? Yüzyıllarca bağımsız yaşamış büyük bir milletin yüzde yüz bağımsızlığını savunmak mı tehlikeli? Alışmış kudurmuştan beterdir; alışmış, curnallayacak. Alışmış bir kere. Curnalcılık silah olarak kullanılınca bir memlekette, o memleketin aydını bu iğrenç silaha sarılınca, iyisi de kötüsü de bu beladan yakasını kurtaramıyor.

Türkiye İşçi Partisinin tepesinde bir demokles kılıcı. Her gün binbir iftira, binbir kapatma tehdidi. Üyelerini iftirayla tutuklamalar... İğrenç terörler... Türkiye İşçi Partisi üstüne oynanan aşağılık burjuva oyunları, değil bir demokraside, değil böyle sağlam bir Anayasada, en kötü bir düzende, faşizmde bile oynanamaz.

Yedi yıllık demokrasi deneyinden sonra burjuvalar akıllarını başlarına almalılar. Kadere rıza demeliler. Şu geçen yedi yıl Türkiyede Anayasa düzeninin onlar tarafından değiştirilemeyeceğini onlara öğretmeliydi. Türkiyede oturan burjuvalar Anayasayı değiştirecek bir güçte değillerdir. İftira, yalan, cur-nal öyle silahlardır ki, kullananı yok eder. Anayasaya karşı son silahları bu. Kötü, aşağılık bir silah. Azıcık akılları olsa anlarlardı ki, bu silahı kullanmak hiçbir işe yaramıyor.

Türk emekçileri, ilerici güçleri Anayasayı savunuyorlar. Türk burjuvalarının Anayasa düzenini hiçbir şekilde, arkalarında dünya gücü Amerika da olsa yıkmaya güçleri yetmeyecektir. Anayasa düzeni yıkıldığı gün Türk burjuvaları da ortadan silineceklerdir.
Türkiyede yaşayan burjuvaların ayakta kalmaları, Anayasa düzeninin yaşamasına bağlıdır. İşte bunu anlamıyorlar. Bu düzende ne kadar uzun yaşarlarsa yaşarlar. Bunu kabul etmeliler de işi çığırından çıkarmamalılar. Emekçiler gibi, ilericiler gibi onların da Anayasa düzenine dört elle sarılmaları gerek.
Ya bu demokrasi devesini güdecekler, ya da bu diyardan çekilip gidecekler.
14.11.1967


Milliyetçilik

Yirminci yüzyılda, hele geri kalmış bir memlekette, hele sömürgecilik belası altında inleyen, sömürgecilerce sımsıkı sarılmış bir memlekette milliyetçiliği tanımlamak zor olmasa gerek. Ama gel gör ki, bu kadar belli, bu kadar açık seçik bir kavram üstünde bile biribirimize düşüyoruz. Geri kalmış öteki milletlerden birçoğu bize kanlarıyla milliyetçilik örnekleri verdikleri halde, çağımızda kanla verilen milliyetçilik örneklerini her gün yaşadığımız halde. Hiç olmazsa bu basit, bu açık seçik kavram üstünde anlaşabilseydik...
Yirminci yüzyılın sömürgecileri ne istiyorlar, amaçlarına varmak için hangi aracı kullanıyorlar, ne biçim bir savaştalar, bunu bilmekte, hem de çok iyi bilmekte fayda var.

1- Beynelmilel sömürgeciliğin işgal çağı. Bu çağda sömürgeciler askerlerini gönderip bir memleketi işgal ediyorlar, zor kullanıyorlar, o memleketin halkını tutsak eyliyorlardı. Bu safhanın adına Kolonyalizm dediler. Kolonyalizm çağı sömürgeciliği, bir milleti toptan soyup soğana çeviriyordu. Burjuvasını, proleterini, yani her sınıfı, yani her bölüğü... Kolonyalizm çağının Milli Kurtuluş Savaşları, bu yüzden, bir sınıf savaşı değil, bir milletin topyekun savaşı niteliğini kazanıyordu. Burjuvalar sömürgecilerin işbirlikçisi oluyor, onlara kulluk ediyorlardı ama, milli burjuva dedikleri bir bölük de Milli Kurtuluş Savaşırına katılıyordu.

2- İkinci Dünya Savaşından sonra, çoğunlukla, sömürge rlkld sömürgeciler askerlerini çektiler. Sözümona bağımsız milletler doğdu. Bu bağımsız milletler alayıvala üe Birleşmiş Milletlere de girdiler. Bilim adamları hemen işi sezdiler ve hemen sömürgecilerin oyununu anladılar. Askerlerden sonra gelen sömürgecilik başka türlüydü ve daha yaman, daha korkunç bir sömürgecilikti. Adına YENİ SÖMÜRGECİLİK dediler. Yeni sömürgecilik, birinci sömürgeciliğin deneylerinden bir faydalanmaydı. Sömürgeciler işgal ettikleri topraklarda yeni bir insan türü keşfetmişlerdi. Bu, geri kalmış memleketlerde doğmuş, gelişmekte olan yeni bir sınıftı. Burjuvaya özenen, onu taklit eden bir sınıftı. Bunun adına da komprador burjuvazisi dediler. Bunlar, geri kalmış memleketlerde sömürgecilerin menfaatlerinin bekçileri oldular. Sömürgecilerle işbirliği edip, onların çekip giden işgal güçlerinin, askerlerinin yerini tutup kendi milletlerini onlar adına sömürmeye başladılar. Ve sömürgecilerin askerlerinden daha zalim oldular. Olmadık işkenceler, insan soyunun utanacağı alçaklıklar yaptılar. Bir çeşit demokrasi oyunuyla komprador burjuvazisi diktatoryası kurdular. Memleketlerin tekmil ekonomileri ellerinde olduğu için basını ele geçirdiler. Bütün propaganda araçlarını ele geçirdiler. Din kurumlarını ele geçirdiler. Milliyetçilik kavramı kutsal bir kavramdı, ona el koydular. Gerçek milliyetçileri vatan haini ilan eylediler. Ve milletler komprador burjuvasının bu oyunlarını bir süre için yuttu. Şimdi, bugünlerde, sömürgecilerin ajanları olan komprador burjuvalarına karşı, Yunan cuntasının albaylarına karşı olduğu gibi Milli Kurtuluş Savaşları, Milli Direnmeler başladı. Bugünler dünyamızın geçit günleridir.

Komprador burjuvası bütün bir milleti, sömürü sürüp gitsin diye maddi ve manevi yok etmeye çalışırken, bu komprador burjuva sınıfına karşı çıkacak sınıf hangi sınıf olabilir? Elbette proletarya sınıfı. Bir de yan güçler var. Bu güçler çoğunlukla bürokrasi yöresinde kümelenen bir insan bölüğüdür. Sınıf niteliği göstermez. Bu bölük, faydası gerektirdiğinde burjuvaziyle, faydası gerektirdiğinde, proletaryayla işbirliği yapar. Cumhuriyet devrinde bu bölük, ilk zamanlarda halkla işbirliği yapar gibi olmuş, sonra halkla işbirliği işine yaramayacağı içi*1/ kaburgasından bugünkü komprador burjuvasını çıkarıp, sonra da onunla işbirliği yapmıştır. Bu bölük, sonuna kadar komprador burjuvasıyla işbirliği yapacak demiyorum. Bugünlerde bu bölüğün menfaatleri komprador burjuvasının menfaatiyle çatışıyor. Proletaryayla bir işbirliğine gidebilir. Ve bu yan güçler dediğim12 güçler geri kalmış memleketlerde, hele Türkiyede büyük güçlerdir. Örgütlü güçlerdir. Yalnız bu güçler kiminle işbirliği yapacaktır? Halk güçleriyle mi? Komprador burjuvasıyla mı? Bütün mesele bu.

Geri kalmış memlekette, ister istemez, komprador burjuvası tutumundan dolayı, bunlar beynelmilel sömürü şebekesinin ajanı olduğundan dolayı Milli Kurtuluş Savaşları sınıf savaşı oluyor. Proletarya, ister istemez, milli hareketin temel taşı oluyor. Yan güçler, ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, Milli Kurtuluş Savaşlarının temel taşları olamazlar. Sınıflar yan güçlerin ardından gidemezler. Ancak yan güçler, sınıflarla birlik olurlar. Bu, bilimsel bir gerçektir.
Bizim çağımızda Milli Kurtuluş Savaşları, yukarda sayıp döktüğüm nedenlerden dolayı/ bir sosyalizmi kurma savaşı niteliğini kazanmıştır. Milli Kurtuluş Savaşı artık sosyalizmi kurma savaşıdır.
Bölmeli kafalarımızı azıcık daha durulaştırıp, milli gücümüzün can damarı olan yan güçleri, milli hareketin temel direği olan emekçinin yanına, sosyalizmin bayrağı altına çağırmalı-yız. Bilmeliyiz ki, milli kurtuluş hareketinin başka türlüsü çağımızda mümkün değildir.
31.10.1961


Yoğurt

Milletler için de, kişiler için de kişilik sorunu çok önemli. Kişiliği olmayan bir insan, bir millet yarı yarıya ölü demektir. Bir milletin kişiliğini neler yapar, bir millet neler üstünde yükselir? Kişilik, sömürülmeye dayanamamak demektir. Aşağılanmaya dayanamamak demektir. Küçülmeye dayanamamak demektir. Kişilik kötülüklere, haksızlıklara, kim olursa olsun, karşı koymak demektir. Kişiliği yapan coğrafyadır, havadır, sudur... Tarihtir, geleneklerdir. Kişiliği yapan dildir, kültürdür. Aslında her milletin kişiliği vardır. Zamanla milletlerin kişilikleri yozlaştırılmıştır. Şu ya da bu sebep yüzünden.

Sömürgecilik çağı milletlerin kişiliklerini öldürme çağıdır. Milletlerin kültürlerini yozlaştırma çağıdır. Kişiliği olmayan milletten hiçbir şey bekleyemezsin. O bir tutsaktır. Bütün haksızlıklara karşı boyun eğendir. Yaratıcılığını yitirendir.

Kişiliği yok edilmiş, yozlaştırılmış bir insan, bir millet yaratıcılığını yitirmiştir. O, taklit eder. O, hiçbir şey yaratamaz. Bakın Türkiyede oturan burjuvalara, hiçbir şey yaratabiliyorlar mı? Hatta ne ticarette, ne sanayide, bilimden kültürden geçtik, hiçbir dalda bir şey yaratabiliyorlar mı? Dünyaya ekledikleri hiçbir şeyleri var mı? En küçük, en küçük.

Geri kalmış memleketlerin burjuvaları, bulundukları, yaşadıkları memleketleri de kendileri gibi yapmaya uğraşırlar, istanbul dukalığı burjuvaları yıllarca Fransız burjuvalarını taklit etmediler mi bütün kişiliklerini unutup? Kendi geleneklerini/ tarihlerini, kültürlerini küçük görerek? Şimdi de Amerika, İngiliz burjuvalarını taklit etmiyorlar mı? Türk kültürünü, geleneklerini küçük görerek?

Çağımız bilinçli olarak insanın kendisine dönme çağıdır. Toprağına, geleneklerine, kültürüne dönme çağıdır. Dökme suyla değirmen dönmez denilen çağdır. Elbette insanlar biribir-lerinin kültürlerinden faydalanacaklar. Bu doğal bir şeydir. y\ma hiçbir kültür öteki kültürü öldürmeyecek, yozlaştırmaya-cak, yok etmeyecek... Bir millet kendi kültürünü yitirip ötekinin kültürünü taklit etmeyecek.

Bizim edebiyatımız çoğu zaman taklitçi bir edebiyat olmuştur. Bu edebiyatta yalnız kendine, halkına dönen kişilerdir ki, büyük olabilmişlerdir. Nâzım Hikmet yüzde yüz Türk kültürünün, Türk dilinin, Türk halkının şairidir. Nâzım Hikmet Fransız, Rus, Arap, Acem kültüründen sonuna kadar faydalanmıştır. Ama kendi milli kültürüne, kişiliğine sırtını dayadıktan sonra.

Ben Kafka'ya karşı değilim'. Üstelik de şiirine, ustalığına hayranım. Hele Faulkner'ı çok seviyorum. Gerçekten edebiyata yenilik getirmiş kişilerdir bunlar. Çağımızın yenilik öncüleridir. Büyük kişilikleri vardır. Onları kendi koşulları ve kendi dünyaları, kendi gelenekleri, kendi dilleri, kendi kültürleri, kendi kişilikleri yaratmıştır. Faulkner'm ustaları arasında Homerosu bulabiliriz. Belki de başustası Homerostur. Çok derinlemesine üstünde düşünmeden, onda Homerostan hiçbir iz bulamayız. Homeros, Faulkner'a çok şey öğretmiştir. Bu belli. Ama Faulk-ner onu taklit etmemiştir.
Şimdi biz de elbette Faulkner ve Kafka'dan bir şeyler öğreneceğiz. Dünya edebiyatında onlar birer aşamadır. Ama bunların ikisini de taklit etmeyeceğiz. Edersek yaratıcılığımız olmaz, ölür. Zaten kişilikler taklit edilemez, faydalanılır.

Her kişinin bir yoğurt yiyişi vardır. Olmalı. Bu yoğurt yiyiştir ki, insanı insan eder, yaratıcı eder. İnsan kendine döndüğü an yaratmaya başlar. Kendi gibi yoğurt yediği an, yaratmaya, insan olmaya, millet olmaya başlar.

Bunun dibi başı da milli bağımsızlıktır. Millet olarak ne zaman bağımsız olmuşsak, dikkat edelim, o zaman yaratıcı olmuşuzdur. Bir Nâzım Hikmeti yaratan, Mustafa Kemal çağının bağımsızlığı, kendine dönüşüdür. Ve hala yaratıcı gücümüz azıcık da olsa sürüp gidiyorsa Mustafa Kemal çağının bağımsızlık düşüncesinden dolayıdır.
Yaratıcı insan, yaratıcı millet kendince yoğurt yiyen kişi ve millettir. Mustafa Kemalin bağımsızlık politikasına dönüş, insanlığımıza dönüş olacaktır.
Bu da ancak sömürgecilerle ipi yüzde yüz koparmakla mümkündür. Komprador, taklitçi burjuvanın egemenliğini yüzde yüz kırmakla mümkündür. Yani bilimsel sosyalizmi kurmakla mümkündür. Çağımızda geri kalmış bir milletin sosyalist olmadan bağımsızlığı da mümkün değildir. Sosyalizm, insanlığın kendine, kişiliğine dönüşüdür. Dünyanın, inanılmaz bir yaratıcılığa kavuşmasıdır.
5.12.1967

_________________
HER KAVGA BiR ŞAİR, HER ŞAİR BİR KAVGA BESLER!
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder
azchamur
Forum Yöneticisi
Forum Yöneticisi


Kayıt: 19 Arl 2009
Mesajlar: 1279

MesajTarih: Cmt Oca 30, 2010 1:43 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

Korku

"Korkunun ecele faydası yok," sözü, önemli bir sözdür. Korkunun ecele faydası olmadığı gibi, tam tersidir de. Korku, yarı yarıya ölüm demektir. Her yönüyle, kişisel olsun, toplumsal olsun, korku bir çürütücüdür. Yakasını korkuya kaptırmışlar, çürümüşlerdir. Kişisel, toplumsal korkular üstüne araştırmalar yapılmıştır. Korkunun inciği cıncığı yoklanmıştır. Korku üstüne önemli sözler söylenmiştir. Korku, insanın temelli duygularından biridir. Sevinç gibi, üzüntü gibi, kıskançlık gibi... Hepsinden de, bütün duygulardan da şiddetli bir duygudur. İnsan tarihi, korkunun tarihidir de desek yeri var. Bizim üstünde durmak istediğimiz, olağan olan korku değil, hastalık haline gelmiş korkudur. Hangi duygu hastalık haline gelirse tehlikelidir. Sevinç bile, kıskançlık bile. Hastalık haline gelmiş korkunun temelinde güvensizlik, umutsuzluk yatar çoğunlukla. Kendine güvenini yitirmiş bir kişi, bir toplum, olaylar karşısında korku içindedir ve perperişandır. Çağımızın bilim adamları korkuyu tedavide, güvensizliği, umutsuzluğu yok etmeye çalışırlar en önce. Suçluluktan geliyorsa korku, suçluluk duygusunu da yok etmeye çalışırlar.

Korku ölümden beterdir. Bir bedene, bir topluma hastalık olarak girmişse o bedeni, o toplum bedenini yok eder.

Türkiyede oturan burjuvalar korkuyorlar. Gelişip büyüyen emekçi hareketinden dehşetli korkuyorlar. Bunu elle tutulur bir yoğunlukla görüyoruz. Korkuları onları insanca olmayan davranışlara götürüyor. İlkel, iğrenç duygulara sürüklüyor. Kan davasına kadar gidiyorlar. Türkiyede oturan her bir burjuva, emekçilere ve emekçi öncülere diş biliyor. Ellerinden gelse bir kaşık suda boğacaklar. Uygarca demokratik savaş yerine kötülüğü, kan davasını tercih ediyorlar. Antidemokratik kanunlara sarılışları, durmadan polis çağırmaları, savcıları her an harekete geçirmeleri bundan. Emekçilere, emekçi öncülere iftiralar, karalar, küfürler hep bundan. Bir sınıf bu kadar korkunun çukuruna düşmese böylesine küçülemez. Böylesine küfre, iftiraya sarılamaz. Küfür, iftira, kara çalma çaresizliğinden imdat umamaz.

Cı. Türkiyede demokratik düzenin yıkılışı, Türkiyede oturan burjuvaların da yıkılışı olacaktır. Zulümlerini, sömürülerini herhangi bir değişiklikte böylesine başıboş sürdüremeyeceklerdir. Bunu onlar da biliyorlar. Ama öyleyse bugünkü Anayasa düzenini niçin yıkmaya çalışıyorlar, ne bekliyorlar Anayasa düzeninin yıkımından? Aklı olan hiçbir şey bekleyemez ama, bunlar akılla yürümüyorlar ki... Onları harekete geçiren, etkisi altına alan inanılmaz bir korkudur, akıl değil.
Bunların korkularından dolayı Türkiyenin başına çok kötü işler gelecek. Bu bir kehanet değildir. Türkiyede insanlar aç kalacaklar, toprak öldürülmüş. Bu bir kehanet değil. Türkiye çok çok yoksullaşacak, gören göz kılavuz istemez. Türkiye başka milletlerin hem ekonomik, hem politik tutsağı olacak, daha çok, daha beter. Türk kültürü, toprağı gibi aşınmakta, yok olmakta. Salt korkudan. Türkiyede oturan burjuvalar, can havliyle onları altedecek milli her değere saldırıyorlar. Sanıyorlar ki, milli değerler yozlaşırsa kendileri ayakta kalabilecekler. Hakları da var. Milli değerler yok olunca, bir milletin kültürü yok olunca, o milletin kişiliği de yok olur. Hiç olmazsa yozlaşır. Ama milletlerin kişilikleri yok edilemiyor. Dehşet bir direnme gücü var milli kişiliklerin. Şaşılacak kadar. Yoksa bu rüzgara bu .kadar dayanmazdı. Sömürgecilerin ve onların içerdeki uşaklarının, maymunlarının milli kişiliği yok etmek için bunca çabalarına karşın.

Bu burjuvalar bu korkularıyla çok işler açacaklar bu mille' tin başına. Aman burjuvaların korkusuna dikkat! Korkudan gözleri dönmüş bunların. Gözü dönen insan her insaniyetsizliği yapar. Açın bakın gazetelerine. Bakın görün ki, bu ne seviye, bu ne insanlıktır! İnsanı insan soyundan utandırır bunlar. Bu, kaynayıp gelen milli güçlerden, emekçilerden korkudur. Suçlunun korkusudur.

Halbuki bilmiyorlar ki, emekçi rahimdir, milli güçler rahimdir. Sebepsiz hiç kimsenin burnunu kanatmak istemezler. Onların bu millete yaptıkları kötülük ne olursa olsun, işlerini Anayasa düzeni içinde yürütmeye çalışırlar. Bu düzeni sürdürmek milli güçlerin, emekçilerin işine gelir. Çünkü milli güçler, emekçiler haklının, güçlünün umudu ve güveni içindedirler.

Burjuvaları, korkularından kurtarmak da milli güçlerin, emekçilerin işi olsun. Tedavilerini de üstümüze alalım. Ne yapalım, Anayasa düzeni Türk milletinin menfaaatlerine daha çok uygundur. Biz böyle düşünüyoruz. Korkmasınlar. Korkunun da ecele faydası yok ki. Benim burada sözüm bu kadar, ancak "korkmasınlar" diyebiliyorum.
Burjuvaları korkularından kurtarmak da uğraşılarımız içinde olmalıdır. Bunun da yolunu, çaresini araştırmalıyız. Türkiyede Anayasa düzeninin sürebilmesi için bu gereklidir. Burjuvaları korkularından kurtarma yolunu bulursak bu düzen daha bir yerleşir.
Bu kadar iş arasında bir de burjuvaları korkularından kurtarma işimiz var.
16.1.1968


Zorbaların Gücü

Şimdi Yassıada Mahkemesinin ilk gününü getiriyorum gözümün önüne. Salonda soluk almayan bir kalabalık vardı. Sapsarı kesilmiş, kanı kurumuş, kendilerine acındırmaya çalışan, merhamet dilenen bir kalabalık. Bunlar, eti kemiği olan, gülen, ağlayan, düşünen, duyan insanlar değillerdir artık. Bir kara yığın, bir insan posası, salonun dibine bir tortu gibi çökmüştü. Bu tortudan, insan tortusundan bütün salona bir korku dağılıyordu. Ürkek ürkek, gün görmüş baykuşlar gibi gözlerini kırpıştırıyorlardı. Boyunlarını bükmüş, ellerini kavuşturmuş birer merhamet külçesiydiler. Gerçekten bu tortuya merhamet duymamaya imkan yoktu, ilk gün Çetin Altan yanımda oturuyordu. Yüzüne baktım, yüzünde dehşet bir acıma vardı. Dokunsan ağlayacaktı o şakacı, o neşeli Çetin Altan.
Göz göze gelince:
"Biliyor musun Yaşar," dedi, "ben şu yargıçların yerinde olsaydım ne yapardım?"
"Ne yapardın Çetin?" diye sordum.
"Bunların hepsini şimdi şurada salıverirdim. Bunların, bu kadar bitmiş, yok olmuş insanların cezai ehliyeti olamaz."
Yargılanamayacak kadar insanlıktan çıkmışlar, başka, insanlık dışı bir dona girmişlerdi.

Şimdi de öyle düşünüyorum, ben olsaydım, onların korkunç hallerini gördükten sonra onları yargılamaz, Yassıadanın ilk günü bırakır giderdim.
Birkaç kişiyi bu tortudan ayırmak gerekti. Bunlardan biri Celal Bayar, ötekisi Zorluydu...

Şimdi Menderes geliyor gözümün önüne. Biribirine dolanan bacakları, ölü koyun gözü gibi porsumuş gözleriyle. Daha fazla düşünmek istemiyorum o manzarayı. Bir insanın bu hale düşmesi bütün insanları acıtır, yaralar.

Onlar bu halkın düşmanıydılar, bunu iyi biliyorum. Amerikan işgal güçlerini onlar getirdiler Türkiyeye. Tarihinde hiç tutsak edilmemiş milletimizi tutsak ettirenler onlardır. Üçüncü bir dünya savaşında, altı saat içinde Türk milletinin yediden yetmişe imhasına karar verenler onlardır. Onlardır ki, bir zorba idaresi kurdular, muhaliflerine kan kusturdular. Kayseri, Top-kapı, Geyikli olaylarını yaratanlar onlardır. Balıkesir Olayını, Kurtuluş Savaşının büyük kumandanıyla birlikte yaşadım. Balıkesir bir zorbalar güruhunun şahlanışıydı. Bir zulüm idaresi kuran onlardı. Hacı Ali Göktaş gibi inanmış gençleri kaybedenler onlardı. Gene de o günü anmak istemezdim. O günü düşünmek istemezdim.

Hep düşünmüşümdür, bu adamlar niçin böylesine insanlıktan çıkacak kadar paniklediler? Çok düşündüm, vardığım yargı şu oldu: Onlar inançsızdılar. Hiçbir şeye inanmıyorlardı. Onlar kendi kör çukurlarının kullarıydılar. Onlar hiçbir inanç uğruna tırnaklarını bile kesip atmamışlardı. Atmazlardı da. Onlar çıkarlarının kullarıydılar. Onlar bir düşüncenin namusunda, kutsallığında, insanı insan eden ateşinde yunmamışlardı. İşte bu yüzden bu hale düşmüşlerdi. İnsanoğlunu böyle görmek öteki insanlar için hoş mu sanki, övünülecek bir şey mi sanki... Bence acının acısı. Düşmanını bilen insan bu hallerde görmek istemez. İnsanların insanlığını yitirmeleri herkesi yaralar.

Onlardan işte bu sebepten söz etmek istemezdim. Ama bugünler tıpkı Yassıada öncesi günleri gibi. Ağı yutar gibi o kötü günleri anımsamak zorundayım. Bunlar da gene onlar gibi azdılar. Onlardan da beter azdılar. Kanun dışı, insanlık dışı zorbalığa başladılar. Yassıada öncesini bile mumla aratacak bir zorbalık bu. Mecliste muhalif milletvekillerini linç etmeye kalktılar. Gazeteler bu zorbalık harekatının iğrenç haberleriyle dolup taşıyor. Bu olay üstüne Morrison firmasının Türkiye mümessili diyor ki, böyle işler dünyanın her parlamentosunda olur, diyor. Ingilterede de olur, diyor. Morrison firmasının Türkiye mümessili yanılıyor. Haaa, bağışlayınız, "eski mümessili" mi diyecektim. Hayır, dünyanın hiçbir parlamentosunda muhalif milletvekillerini büyük bir güruh böylesine linçe kalkmamıştır.

Hiçbir parlamentoda böyle alçaklıklar olmaz. Adalet Partisi iktidara geldiğinden bu yana hep Anayasa dışı davranışlarda bulunuyor. Anayasa dışı davranışları saymakla bitmez. Bu kötü davranışlarını Türk milleti salt demokrasinin selameti uğruna yutuyor. Onun kanunsuzluklarına göz yumuluyor. Ve Adalet Partisi de azıttıkça azıtıyor. Mecliste muhalif milletvekillerini linç etmeye kadar vardırıyor azgınlıklarını.

Yukarıdaki Yassıada örneğini kimseye hakaret etmek, kimseyi küçültmek için vermedim. Bir gerçeği, tanık olduğum bir insan davranışını göstermek için verdim. Bir gün, şimdiki gözü dönmüş eşkıya bozuntularının bu hale düşmelerini istemediğim için verdim.
Türkiyedeki yeni doğmuş, kökü dışarda komprador burjuvalarının paralarından başka, satın alma güçlerinden başka güçleri yoktur. Bugünlerde birçok şeyleri satın alıyorlar ya, her şeyi satın alırız sanıyorlar. İnsanların vatanları vardır. Vatan birçok insan için, yozlaşmamış, satılmamış, alçalmamış birçok insan için en kutsal varlıktır. İnsanlar canlarını verirler de vatanlarının kılına hile gelmesini istemezler. İşte Vietnamda zafer türküsü söyler gibi ölenler... İşte Çanakkalede, işte Dumlupı-narda güzel bir türkü söyler gibi seve seve ölmüşler. Vatanseverler satın alınamazlar.
Öyleyse Türkiyedeki bu burjuvalar nasıl, niçin ayakta kalabiliyorlar? Güçleri olmayanların gümbür gümbür yuvarlanmaları gerekmez mi?
Onları ayakta, Türkiyenin demokratik düzene susamışlığı tutuyor. Herkes, tekmil aydınlar, askerler, öğretmenler, üniversiteler cümle kötülüklerine karşın demokratik düzenin selameti uğruna onları destekliyor. Ayakları sürttüğü zaman bir tekme de kimse vurmuyor. Onları hatalarından döndürmek Türk zinde güçlerinin biricik çabası oluyor. Üç yıldır bir tor tay öğretir gibi, Türk zinde güçleri boyuna Anayasa dışına çıkan bu insanları Anayasa içine çekmeye çalışıyor. İşi gücü bırakmış bu insanlar yalnız Anayasa sorunuyla uğraşıyorlar. Meclis basmaları bile bunların yanlarına kalıyor. Yaptıkları tekmil kanunsuzluklar yanlarına kalıyor. Bütün Anayasa dışı işlemleri yanlarına Çalıyor. Onlar da azıttıkça azıtıyorlar. Ve kendilerinde Anayasa-«! ortadan kaldıracak, muhalif milletvekillerini Mecliste linç edecek güç var sanıyorlar.

Türkiyede burjuvazinin bir İngiliz, bir Fransız burjuvazisi gibi gücü yoktur. Türkiyede burjuvazi destekle ayakta duran bir sınıftır. O destekleri ayağının altından çekmek, onun gümbür gümbür yuvarlanmasına yeter de artar bile. Bu destek, vatansever güçlerin demokrasi özlemi desteğidir.

Türkiyede demokratik düzen yıkılırsa, burjuvazi de ortadan silinir. Burjuvazinin yaşaması, ayakta durabilmesi başka hiçbir şeye bağlı değil, salt demokratik düzene bağlıdır.
Daha iyi, diyeceksiniz, öyleyse siz emekçiler niçin bu demokrasiyi savunuyorsunuz? Demokratik düzenin ortadan kalkması burjuvaziyi de ortadan kaldırır ama, belli olmaz, bu yıkıntı memlekette türlü yaraların, hatta onulmaz yaraların açılmasına sebep olabilir. Biz, maşa dururken közü elimizle tutmak istemiyoruz. Sosyalizmi, bir demokratik düzen için halk tabakalarının gerçekleştirmesini istiyoruz. Çabamız budur. Bunun için demokratik düzenin üstüne titriyoruz. Bunun için de olumsuz burjuvaları durmadan Anayasa sınırları içine sokmaya uğraşıyoruz.

Bilmiyorlar ki, ilerici güçlerin gücü bir yere kadardır. Olumsuz hareketlerin önüne bir kere geçebilir, iki kere, üç kere geçebilir. Sonunda millet onları da dinlemez ve direnme hakkını kullanır. Millet bir gün direnme hakkını kullanmaya karar verirse bunun önüne Türkiyede hiçbir güç geçemez.

Çiğ ipliğe bağlı bir umutla da olsa, Adalet Partisinin gittiği yanlış yoldan dönmesini, kendilerinin selameti için beklemeliyiz.
Ve Yassıadada bir sabahtı. Ve bir salon... Salonda kanı kurumuş insanlar. Ve bir kara yığın, bir insan posası salonun dibine bir tortu gibi çökmüştü...
27.2.1968


Vietnam Arenası

Çağımızda halklar uyanıyor, binlerce yıllık köle insanlar, köle milletler zincirlerini koparıyor ve bu yüzden dünyamız çağların en mutlusu oluyor. Övünülecek bir çağ oluyor. İnsan soyu belki bir gün diyecektir ki, o yirminci yüzyılın insanları ne mutludurlar ki, zincirlerin kırılışını gözleriyle gördüler, zincirleri kırdılar, zincirlerin kırılışını yaşadılar, savaştılar.

Bir de çağımız utanç verici bir çağ. Koskoca Amerikan devi, uygarlığın doruğuna varmış, elinde atomu, insanın vardığı en son tekniği ele geçirmiş her şeyiyle, bütün gücüyle Vietna-mm üstüne yüklenmiş. Ve napalm bombasıyla ve bilyalı bombalarıyla ve dev uçaklarıyla ve 180 milyonuyla ve ateşle, demirle. Yerden fışkıran, gökten yağan cehennemiyle... Çırılçıplak, yalınayak, başı kabak bir avuç insanın üstüne yüklenmiş. Vietnam artık bir yeryüzü mezbahasıdır. Bu korkunç mezbahada bütün insanlığın gözü önünde Amerikan devi bir avuç çırılçıplak insanı kesiyor, doğruyor, yok ediyor... Ve insanlığın üstüne bir ölüm soluğu gibi, zafer türkülerinin en onur kırıcısını gönderiyor.

Yeryüzü bir arenadır. Ve bu arenada zırhlılarla, atomlarla, ateşle, çelikle donanmış bir dev, karşısında da çırılçıplak üç yaşında çocuklar... Dev, çocukları doğruyor ve yeryüzü bunun seyircisi... Böyle bir insanlıktan artık hayır mı kalır? Gene de bu aşağılık, bu soysuz durumdan insanoğlunu Vietnamın direnci/ kahramanlığı kurtarıyor. Eğer insanlık bu korkunç yıkımdan sonra, aldığı bu öldürücü yaradan sonra ayakta kalacaksa, o da Vietnamlıların kahramanlığından dolayı olacaktır. Amerika devi insanlığın hastalığı, Vietnam namusu ve sağlığıdır.

Gözü dönmüş Amerikana, Johnson'a hiçbir şey demiyorum- Arenanın seyircilerinde, Sovyetler Birliğinde, Cinde, Fran-sada, İngilterede, Almanyada, İtalyada, tekmil büyüklü küçüklü milletlerde hiç mi insanlık kalmamış? O güzelim Amerikan milletinde hiç mi insanlık kalmamış? Amerikan gençliği, Amerikan halkı, işçileri daha ne güne duruyorlar? Arenanın seyircisi olmanın Johnson olmaktan bir farkı var mı sanıyorlar?

Hitler'i seyrettik. Yıllar yılı insanlığımızı öldürdü. Alman-yayı bir Yahudi mezbahasına çevirdi. Ondan sonra da dünyayı mezbahaya çevirdi.

Şimdi Johnson'u seyrediyoruz. Bir avuç Vietnamlı et, ateşe, çeliğe karşı koyarken, hatta ateşi, çeliği yenerken övünüyor, alkışlıyoruz onları. Ama seyrediyoruz. Böyle giderse, sonuç Hit-ler'in sonucu olacaktır. Vietnamdan sonra dünya mezbahasını seyredecek göz kimsede kalmayacak. Kimse kalmayacak.

Bu korkunç Mars'a insanlık bir şey söylemeli artık... Bir şey yapmalı. Bu korkunç Mars'a Amerika bir şey söylemeli. Amerikan gençliği, Amerikan işçileri, Amerikan aydınları, Amerikan halkı, Lincoln'ün, Faulkner'ın halkı bir şey yapmalı... Vietnam arenası seyirciliğinden dünyamızı kurtarmalı. Bu korkunç, tüyler ürpertici seyircilikten ancak ve ancak bizi Amerikan halkı kurtarabilir.

Peki, Amerikan sanatçıları nerede? Romancıları, şairleri, sinemacıları nerede? Vietnama karşı koyduğundan dolayı, bir Joan Baez'in dışında kaç sanatçı hapiste? Steinbeck mi? Vietnam ka-saplanyla birlik olduğundan bu yana, yazar soyunun bu yüzka-rasırun kitaplarını tutmaya artık elim varmıyor.

Bir şey daha var insanlık dışı olan, sömürgeciliğe karşı ilk savaş bayrağını açmış ve etle çeliğe karşı koymuş ve Vietnam dövüşü gibi insanlığı onurlandıran bir dövüş vermiş Mustafa Kemalin memleketinden bazı insanlık dışı yaratıklar çıkıyor, Vietnam arenasının kasaplarını tutuyor, onları alkışlıyor.
Bir şey daha var insanın yüreğini burkan, özerkliği olan TRT aynen kasapların ağzıyla konuşuyor, Vietnam haberlerini verirken.

İnsanlık için Vietnam arenasının seyirciliği yetmiyormuş gibi, bir de arenanın kasaplanyla birlik olmak... Hele Türkiye-de... Yuf olsun, yüz binlerce yuf olsun ervahımıza...
Çağımız güzel çağ, halklar uyanıyor. Zincirler paramparça... Çağımız utanç verici bir çağ, Vietnam arenasının zavallı seyircileriyiz. Ne acı...
19-3-1968

Zencilerin Kavgası


Amerikalı bir zenci romancı arkadaşım var. Dünyaca tanınmış, çok ünlü bir yazar. Bir gün zenci sorunu üstüne konuşuyorduk, şöyle bir soru atıldı ortaya:
"Bugünkü Afrika, Avrupanın yerine geçmiş olsaydı, uygarlıkta, ekonomide böyle geride değil de, Avrupadan ilerde olsaydı, uzaya ilk olaraktan Afrikalılar gitselerdi, karaları böylesine küçümsemek kimsenin aklından geçer miydi?"

Bir olaya tek yönden bakmak, ne kadar doğru olursa olsun, biraz bağnazlıktır. Irk ayrımının elbetteki başka bin türlü sebebi vardır. Her birisi de önemli. Ama bunun bir ekonomik sorun olduğunu, bir sömürü olduğunu bilimsel kafayla düşünen herkes bilir. Afrika uygarlıkta, ekonomide Avrupa kadar ileri olsaydı karaları küçümsemek kimsenin aklından geçmezdi. Ekonomik eşitlik olduğunda renk eşitliği de olacaktır.

Sömürgecilik, bir efendiler ve köleler dünyası yaratır. Efendi insanlar, köle insanlar. Efendi milletler ve köle milletler. İkinci Dünya Savaşına kadar olan silahlı sömürgeci devresi, İkinci Dünya Savaşından sonra geliştirilen kompradorluk devresi. Komprador burjuvası, sömürgeciliğin her çağında olmuştur. Sömürgeci askerlerinin en büyük dayanağı kompradorlar olmuştur. Ama şimdiki sömürgecilik bütün gücünü kompradorlardan almaktadır.
Yüzyıllardan bu yana kara derililere köle oldukları, köle kalacakları durmadan telkin edilmiştir. Yönetici sınıfların zenci kültürünü yok etmek için yapmadıkları kalmamıştır. Onların kültürlerini yıkmak, kişiliklerini ellerinden almaktır. Çağlardır Amerikalı beyazların zencilere yaptıkları budur. Öyle bir zenci tipi ortaya çıkarılmaya çalışılmıştır ki, manevi köle, dört başı mamur bir köle. Bu sıcağa kar mı dayanır? Bu yıkıma, bu kadar horlanmaya bu kadar ezilmeye insanoğlu nasıl dayanır? Zencilerin Amerika-da başkaldırması, köleliğin hiçbir zaman sürdürülemeyeceğinin bir tanığıdır. Gerçekten yüzyıllardan bu yana her yönüyle köleliğe alıştırılmaya çalışılan zenciler, köleliklerini kabul etmeliydiler. Amerika zencilerinin ayaklanışları insan soyunda köleliğe karşı büyük bir direniş gücünün varlığını tanıklar. İnsanlar sonuna kadar, hangi şart içinde olurlarsa olsunlar, köle edilemezler.

Sömürücülüğe karşı ilk tokadı, Amerikanın yüzyıllardır köleleştirilmiş kara derili emekçileri attı.

Çağımızda Vietnamlılar insanca direnmenin ne kadar büyük ve kahraman insanlarıysalar, insanlık tarihinde ne kadar onurlu bir çığır açmışlarsa, zenciler de öylesine açmışlardır.
Türkiyedeki Amerikanın şartlandırılmış köleleri, kompradorlar ve onların uşakları, vatan hainleri bağımsızlıktan yana olanlara, köleliğe, sömürgeciliğe karşı olanlara diyorlar ki:
"Siz Türkiyeyi Amerikadan ayırıp Rusların emrine sokacaksınız. Çabanız bu."

Bir milletin bağımsız yaşayabileceği bile gelemiyor bu alçakların aklına.

Kültürü yozlaştırılan, beyinleri yıkanmış bir sürü satılmışın her gün yaratıldığı, bir komprador köle bölüğünün boyuna güçlendirildiği Türkiyede de insanlar, Amerika zencileri gibi, sömürücülüğe ve köleliğe karşı koyacaklardır. Şunu hiçbir zaman unutmayalım, Türkiye ne bir Vietnamdır, ne de bir zenciler topluluğudur. Yeryüzünün en büyük imparatorluklarından birisini kurmuş bir soyun çocuklarıdır Türkler. Türkler Koca Si-nanı, Yunus Emreyi, Nasrettin Hocayı, Mustafa Kemali, Nâzım Hikmeti yetiştiren bir büyük kültürün sahibidirler. Yani bir büyük kişiliğin. Hiç biribirimizi aldatmayalım, yalan olur, ayıp olur, şimdi burada sakız olmuş gerçekleri, bin birinci kere sayıp dökmeyelim, Türkiye sömürülen, bağımsızlığını yitirmiş, kültürü yozlaştırılmaya çalışılan, Amerikanın fiili işgalinde bir memlekettir. Gerisini siz benim külahıma anlatın.

Amerika kendi içindeki, köleleştirmeye çalıştığı zencilere nasıl davranıyorsa, dünyadaki işgal ettiği toprakların insanları-na da beş aşağı beş yukarı öyle davranıyor. Tabii geride kalmış oiemleketimin insanlarına... Vietnamlılara, Türklere, Yunanlılara- Bu, efendilerin kölelere karşı davranışıdır. Bu davranış tarih boyunca çok az bir değişiklik göstermiştir.

Zencilerin, Vietnamlıların önderliğinde dünya kölelikten kurtulmaya doğru gidiyor. Dünya zincirlerini kırıyor. Darısı öteki bağımsız insanların başına... Darısı bizim başımıza.
Bu bir kara-beyaz dövüşü değil. Bu, efendiyle köleliğin dövüşü. Emekçiyle patronun dövüşü...
16.4.1968
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder
azchamur
Forum Yöneticisi
Forum Yöneticisi


Kayıt: 19 Arl 2009
Mesajlar: 1279

MesajTarih: Cmt Oca 30, 2010 1:49 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

Sandıklı Demokrasi

Bir varmış bir yokmuş, zamanında bir padişah varmış. Padişahın adamları gelmişler, demişler ki:
"Padişahım," demişler. "Halk vergiden çok şikayet ediyor, sızıldanıp duruyorlar. Ne yapalım?"

Padişah düşünmüş. Padişahtır bu, düşünür:
"Varın gidin," demiş, "bir o kadar vergi daha alm."
Padişahın adamları gitmişler, bir o kadar vergi daha almışlar halktan, gelmişler padişaha. Padişah sormuş:
"Ne yapıyor sızlayan halk?"
Adamlar:
"Hiç sorma padişahım," demişler, "sorma ki sorma. Halkın iki gözü iki çeşme. Bütün memleket feryadü figana boğulmuş. Halkın ne üstünde üst, ne başında baş, bir günlük yiyecek ekmekleri bile yok."
Padişah gazaba gelmiş, padişahtır bu, gazaba gelir ya:
"Gidin," demiş, "şu mendebur halktan bir misli daha vergi alın."
Adamlar çarnaçar gene gitmişler, gene bir misli daha vergi almışlar.

Padişah sormuş:
"Halkın durumu nasıl? Gene sızlanıyor, ağlıyorlar mı?"
"Yok padişahım," demiş adamlar. "Bir mucize oldu. Biz bu vergiyi de alınca halk oynamaya başladı. Halk değil, dört kol bir çengi. Şimdi çıkın sokağa, şenlikten şadımanlıktan geçilmiyor. Gülen gülene, göbek atan atana... Ölüler bile ayağa kalkıp göbek atmaya başladı."

Padişah gülmüş, padişah bu, güler ya...
Kıssadan hisse... Kıssadan hisse alınsaydı şu yeryüzü cen-net olur, kurtla kuzu yayılırdı!

27 Mayıstan sonra bir Anayasa yapıldı, seçimlere gidildi. Gene Türkiyede oturan burjuvalar takım taklavatlarıyla iktidara geldiler. Bu, Türkiyede oturan burjuvalar hep halkı köle saymışlar, kendileri hep efendi olmuşlar. İşçi Partisi de bu sıralar kuruldu. İşçi Partisi! Vay anasını, kölelerin partisi! Vay anasını! Olacak iş değil- Dünya tersine mi dönüyor? Kaynar sular döküldü, Türkiyede oturan burjuvaların başına. İşçi Partisini kapatmaya kalktılar, baktılar ki olmuyor. Anayasa yol vermiyor. Aman ha! Olacak iş mi! Kim yapmış bu Anayasayı? Ne acayip bir Anayasa bu! Anayasa izin vermiyorsa, var olsun taşlı sopalı saldırılar. O gün bugündür Türkiye İşçi Partisinin başına taş sopa yağıyor. Aydınlar söylüyor, aklı erenler söylüyor, herkes söylüyor: Bu, Anayasa dışına düşmektir. Anayasaymış, babayasaymış adamın aklı bile almıyor. "Ben sandıktan çıktım, vaa mı bana yan bakan," diyor da başka bir şey demiyor. Sandıktan çıkmayı padişah olmak sanıyor fıkaralar. işçi Partisine saldırılarla birlikte, kanunsuzluklar gırla gitti. Demokrasi yerine en korkunç bir faşizm uygulandı. İşçilere, düşünce adamlarına korkunç yüzkarası baskılar uygulandı. Türkiye utanç verici bir ortama sürüklendi. Milletin gözünün içine baka baka, üs değil tesis dediler. Türkiyeyi 50.000 askeriyle işgal etmiş Amerikaya müttefik adı verdiler.

Her şeyiyle, her yönüyle bir yalan, bundan dolayı da korkunç bir sömürü, bir memleketi bütün sağlıklı varlıklarıyla imha düzeni kuruldu. Dünyanın hiçbir memleketinde ve dünyanın hiçbir çağında, hiçbir insan Türk milletine yapılan bu kötülükler kadar korkunç kötülüklerle karşılaşmamıştır.

Dünyanın hiçbir memleketinde, Hitler Almanyasında, Franko İspanyasında, Salazar Portekizinde Babeuf toplatılma-mıştır. Tam yüz yetmiş yıl sonra Fransız düşünürü Babeuf ü toplatmak şerefi Türk burjuva iktidarına nasip olmuştur. Artık bundan böyle yirminci yüzyılın insanlarının karşısına göğsümüzü gere gere açık alınla çıkabiliriz. Biz Babeuf ü toplatmış bir demokrasinin insanlarıyız, diye. Bu onur payı bir millete yeter de artar bile. Rekorların en güzeli.

Sonra bizim demokrasimizde Lenin, Marx, Engels toplanır, Plehanof toplanır, Kazancakis toplanır, Che Guevara toplanır. Ali Faik Cihan toplanır. Toplanır oğlu toplanır. Önüne gelen, aklına esen elinin erdiği, gözünün gördüğü her kitabı toplar. Kitap değil mi, toplanmak için yazılmıştır. Bu sandıklı demokrasi bir milletin yetiştirdiği en büyük şairin, Nâzım Hikmetin kitaplarını da toplar.
Sandıklı demokrasi Fransa Kültür Bakanı Andre Malraux'nun Umut adlı romanını da toplar. Sandıklı demokrasiyi uygulayanlar ne bilsinler. Malraux'nun kim olduğunu. Bakmışlar ki romanın adı Umut, umutta bir komünistlik kokusu var, hemen bir emir, toplatmışlar kitabı. O da doğru dürüst bir adamsa, bir kültür ba-kanıysa kitabının üstüne böyle komünistlik aşılayan sözcükler yazmasın. Sandıklı demokrasi kitapları okumaz ki... Kitap okursa komünist olur. İnsan kitap okur mu? Ne ayıp şey. Durup dururken bizim sandıklılar ne demeye komünist olsunlar...

İşi yüze yüze kuyruğuna getirdik. Önce sızlandık, sonra ağladık, şimdi toptan koskoca bir millet el ele tutuştuk, sandıklı demokrasinin karşısında göbek atıyoruz. Dört kol bir çengi... Şıkır da şıkır, şıkır da şıkır. Şıkır ha şıkır, şıkır ha şıkır... Şıkır, şıkır, şıkır, şıkır....

Allah düşmanın başına bile böyle bir belayı vermesin. Allah hiçbir milleti böyle bir talihsizliğe mahkum etmesin. Amin... Şıkır da şıkır...
Bir haftalık dergi* çıkartırız. Birkaç kişiyiz. Düşüncelerimizi söyleriz, öyle çok sert de değil. Hiçbir zaman karşımızdaki burjuva yazarlarının insanlık seviyelerine, sövme saymalarına düşmeden. Bu dergi bir buçuk yıldır çıkar. Bir buçuk yılda bilmem kaç mahkeme açılır hakkımızda. Ve 175,5 yıl hapsimiz istenir. İşin yoksa taşın dur savcılığa, taşın dur mahkemelere. Diyeceksiniz ki, idamınızı istemediklerine şükredin. Diyeceksiniz ki, beterin beteri var. Diyeceksiniz ki, bunun adı sandıklı demokrasidir. Diyeceksiniz ki, bir yiyin bin şükredin Morrison firmasının eski mümessilinin sandıklı iktidarına. Çok şükür, çok şükür. Şıkır da şıkır. Çok şükür, çok şıkır, şükür, şıkır...
, 14.5.1968


Aslını Yitirenler

Geçenlerde Aksaray meydanında bir kavgaya rastladım. Kavgacılardan biri orta yaşlı bir işçi, öteki bir üniversiteli gençti. Kavgacıların başına da yirmi-otuz kadar insan toplanmıştı. Orta yaşlı işçinin hali yürekler açışıydı. Sakalları uzamış, avurtları çökmüş, gözlerinin feri yitmişti. Dişleri ağzında tek tüktü ve eğri büğrü, kapkaraydı. Uzun boynu besinsizlikten daha uzamış, bir deri bir kemikliğin acıklı hüznüne bürünmüştü. Orta yaşlı işçinin giyiti de köpeklere ziyafet. Pantolonu yer yer yırtılmış. Paçaları salkım saçak. Çorapsız ayakları ayakkabılarının ucundan dışarı fırlamış. Üniversiteli iki dirhem bir çekirdek. Son modaya göre giyinmiş. Saçları taralı, gömleği naylonun en güzeli. Çizgili giyitleri pırıl pırıl ütülü. Kıravatı yakasına soktuğu mendilinin renginde. Üniversiteli genç öfke içinde.
Ben uzaktan bir tartışma olduğunu anladım. Gene, diye düşündüm, bir burjuva oğlanı işçilerden birini yakalamış, veryansın ediyor. Şu genç kuşağın okumuşu sağcı olunca çok acayip oluyor. Yirminci yüzyılda sömürülen bir ülkenin gencinin sömürücülerle birlik olması alçaklığın da alçaklığı. İnsan dünyada her suçu, her alçaklığı bağışlayabilir ama, çağımızda genç bir insanın sömürgecilerle birlikte oluşunu bir türlü yutamaz. Sömürgeci Fransanın gençliğine bakın, sömürgeciliğe, eşitsizliğe karşı ayaklanmışlar da, sömürülen bir ülkenin genci sömürücü kulluğu, köpekliği yapıyor. İnsan soyunun katmerli yozlaşmışlığı. İnsan soyunun en şerefsiz yaratığı.
Derken yüreğime su serpildi. Genç adam işçiye çıkışıyordu:
"Sana mı kaldı milyonerleri savunmak!" diye bağırıyordu. "Şu üstüne başına baksana adam."

İşçinin elinde dinci gazetelerden biri var. Ve işçi kardeşlerimiz, "NATO'ya Hayır" diye yazı yazan gençlere ateş püskürü-yordu.
Üniversiteli genç, öfkeden deli divane olmuştu:
"Bu NATO," diyordu, "senin o ayağındaki yarım ayakkabı yarım kalsın diye kurulmuştur," diyordu.
İşçi:
"Dinimiz, Allahımız," diyordu.
Delikanlı:
"Sömürücülerle birlik olmak asıl dinsizlik, Allahsızlıktır," diyordu. "Milyonlarca Anadolu köylüsünü aç yoksul bırakmak... Milyonlarca yoksulu soyarak tan onların bir lokma ekmeğini sömürgeciye götürüp vermek ve buna yardım etmek Müslümanlık değildir. Sömürücüye fakir fıkaranın dinini kalkan etmek kafirliğin de kafirliği. Alçaklığın da alçaklığı... Sömürgecilerin ve onların işbirlikçilerinin, yani şu gördüğün zenginlerin dini sömürmeleri, dini, menfur emellerine alet etmeleri cinayettir. Şu kılık kıyafetine bak."
Ben araya girdim, delikanlıyla işçiyi kollarına girerekten kalabalıktan çıkardım.

"Kavga etmeyin," dedim. "Belki anlaşırsınız. Siz ikiniz an-laşamazsanız, bu sömürü düzeni sürer gider. Ve bu adamın hali perperişan sürer gider. Bu işçinin üstü başı yoksul da, kafası yoksul değil mi? İşbirlikçiler, sömürgecilerin kulları, köpekleri en çok insanların, işçilerin kafalarını yoksul bırakmak isterler. Yoksul insanın çoğunun kafası da yoksul bırakılmıştır. Yüzyıldır sömürgecilerin büyük çabası yoksulların beyinlerini yıkama, onların kafalarını yoksul bırakmadır."

Delikanlı, işçiye çok kızmıştı, eli ayağı titriyordu:
"Benim tuzum kuru," diyordu. "Dövüş senin üstüne oluyor. Sen, seni bu hale getirenlerden yana oluyorsun. Bu dünyanın en basit gerçeğini anlamayacak ne var, onun otuz kırk apartmanı var, senin gecekondun bile yok. Onun sofrasında kuşsütü eksik olmaz, sen bir kuru ekmeği bile bulamazsın. Senin cebinde beş kuruşun yok, onun milyonları yatar bankalarda. Hem de İsviçre bankalarında. Bunu anlayamayacak ne var? Senin üstüne başına bak, bir de benim üstüme başıma bak."

İşçi gözlerini fal taşı gibi açmış:
"Allah," diyor dualar okuyor, dört bir yana üflüyordu. "Allah, Allah sen taksiratımızı bağışla..."
Delikanlı coşmuştu:
"Allahm güzelliği, varlığı insan emeğindedir işçi kardeş. Allanın, dinin güzelliği sömürücü aletliğinde değil. İnancına bir şey demiyoruz. İnancın güzel. Ama Müslümanlık sömürücülerin, din tüccarlarının, fakir fıkaranın sömürülmesinin aleti olursa din ortadan kalkar. Gerçek Müslüman fakir fıkaranın ekmeğinin karşısına sömürücülerin, ecnebi firmalarının kalkanı olaraktan dini sürmez. Esas kafirlik budur."

Delikanlı, işçiyle konuşuyor, kızgın, gözü dönmüş işçi gittikçe yumuşuyordu.
Delikanlıyla işçi kardeş kardeş, barışmış, kol kola vermişler ha bire konuşuyorlar, tartışıyorlardı. Ben onlardan ayrılırken:
"İkiniz anlaşmadan Türkiyede ve dünyada hiçbir şey halledilemez," dedim.

Bütün yük de güzel giyinmiş delikanlıya düşüyordu. Yoksul bırakılmış insanı elinden geldiğince uyaracaktı. Öfkelenmeden, sabırla. Her genç bu kavgada, işçinin köylünün yoksulluğu, uyumuşluğu karşısında hiç öfkelenmeyecek, bir Hazreti Eyüp sabnyla emeğini, dinini, ailesini, milletini sömürgecilerin nasıl sömürdüğünü durmadan durmadan anlatacaktır.

Bir de "Aslını yitiren haramzadeler" var. Satılmış, işçiye sırt dönmüş sendika ağaları... Sömürücü Amerikanın kulluğunu yapan, işçi sınıfının sınıflığını inkar eden... Sınıf savaşını inkar eden... Kör olası gırtlaklarına fazla birkaç sömürücü kuruşu daha girsin diye. Patron köpekliği yapan... Onlar bugün de yarın da, sağken-ölüyken de, milletçek de, çocuklannca da lanetlenmiş kişilerdir. İnsanlar bir gün onlardan o kadar iğreneceklerdir ki, yüzlerine tükürmeyi bile kendilerine yediremeyeceklerdir.
Yalnız, burada, benim onlara bir iki sözüm var. Siz de bir zamanlar işçiydiniz, köylüydünüz efendiler. Siz de bütün köylüler, işçiler gibi yoksuldunuz efendiler. O yoksullar ananızdı, babanızdı efendiler... Siz o yoksulların yoksulluğunu sattınız. Siz ananızı, babanızı, kardeşlerinizi sattınız efendiler... İnsanlığın bütün laneti üstünüze olsun, efendiler. "ASLINI YİTÎREN HARAMZADELER!"
21.5.1968


Yağmurdan Kaçanlar

Türkiyede yılda bir milyona yakın nüfus artışı var. Bu artışı besleyecek toprak da yok. Toprak beslenemiyor. Aşınmalardan dolayı, ormanların yok edilmesinden dolayı da topraklarımız her gün, her gün öldürülüyor. Şu dünyada herkes biliyor ki, çağımızda topraklar da bakım ister. Bakılmayan toprak, üstündeki insanları beslemez. Beslenmeyen inek gibi. Beslenmeyen inek süt vermez. Ölür. Çağımızda artık büyük bir toprak bilimi doğmuştur. Toprağa bakma bilimi doğmuştur. Şimdi bir memleketin uygarlığı toprağına ne kadar yapma gübre attığıyla ölçülüyor. Toprağına en çok gübre atan memleket en uygar memlekettir. Bir de uygarlık toprak aşınmasının önüne geçiş oranıyla ölçülüyor. Milletler topraklan diriltmek için baraj üstüne baraj yapıyorlar. Orman üstüne orman dikiyorlar. Biz ne yapıyoruz, ormanları yok ediyoruz. Biz ne yapıyoruz, süs barajları kuruyoruz. Ve boyuna nüfus artıyor. Nüfus artışının bir başka yönü daha var. Köylünün elindeki toprak miras sebebiyle boyuna parçalanıyor. Bundan yirmi yıl önce bir ailenin elinde yüz dönümlük bir toprak varsa, bugün bu toprak on parçaya bölünmüş, her evin elinde ancak on dönümlük bir toprak parçası kalmış. On dönümlük bir toprak parçası da, toprak o kadar verimsizdir ki, bir köylü evini besleyemez. Başı sıkışan köylüler. Çünkü parçalanmış toprak topraksızlıktır. Her Anadolu kasabası son yirmi yılda iki üç misli büyümüştür. Her büyük şehri büyük bir gecekondu kuşağı sarmıştır. Yüz binlerce insan iş bulma kuramlarının kapılarını bekliyorlar. Türkiyenin kapılarını bir açın bakalım, içerde kaç kişi kalacak?

Azıcık gelişmekte olan büyük şehirler şimdilik gecekondu-dakileri aç komuyor. Büyük şehirler toprakları ölmüş, parçalanmış köylülere şimdilik bir sığınca olabiliyor. Onlara kırık dökük bir gecekondu, köydekinden daha iyi bir yaşama, küçücük, az paralı da olsa, paralı bir iş verebiliyor. Şimdilik Almanya, onda, yirmide birini de olsa, başvuran işçiyi eli boş çevirmiyor, alıyor. Şimdilik Anadolu toprakları can çekişse de üstündekine bir lokmalık ekmek verebiliyor.
Çok az zamanda şehirler, köyünden kopup gelen işçiye ne iş, ne de gecekondu verebilecek. Ne Almanya işçi alabilecek, ne de köydeki parçalanmış toprak o şimdiki bir lokmacığı köylüye verebilecek. Çok az bir zamanda Türkiye büyük belalarla karşı karşıya kalacak. Türkiye insanları büyük açlıklarla karşı karşıya kalacaklar. Görünen köy kılavuz istemez. Yukarda söylediklerim Türkiyede gerçekleşip durur. Bir de soyup soğana çeviren, bu yanmış yıkılmış memleketin gelirlerini dışarıya, efendileri kapitalistlere sağan komprador burjuvası var. Bir de Türk topraklarının Amerikalılarca işgali. Bütün bunların hepsi komprador burjuva düzenine bağlı.

Gecekonduları yıkmaya başladılar. Bu, taşma yüzündendir. Artık şehirler yetmez oldu. Yıkın bakalım neyin önüne geçebilirsiniz? Dalgalar halinde, akın akın köylüler geliyorlar. Sarı karıncalar gibi talayacaklar şehirleri. Aç köylüler.

Toprak verimi yitirdi. Bu düzende toprağı düzenlemenin hiçbir mümkünü yok. Palavra nutukları sıkın bakalım, köylüye verilecek toprak yok, deyin bakalım, neyin önüne geçeceksiniz?
Bu düzende şehirlere akın akın gelecekler. Almanyaya gitmek için iş bulma kurumlarının kapılarını, sınır kapılarını dolduracaklar. Ölmüş toprak daha da ölecek. Bir lokma ekmek, diye insanlar bağrışarak şişip ölecekler.

Komprador burjuvası milli fabrika yapmayacak. Bindiği dalı kesmeyecek, milli fabrika yaparak. Komprador burjuvasının milli sanayi kurması ekonominin, doğanın kanunlarına aykırı olur. Onun varlığı milli sanayi olmamasına bağlıdır. Milli sanayi olmayınca da gecekondulardaki insanların işi halledilemez. Ağalık düzeni, bu bozuk düzen durdukça da toprak ölmekte devam edecek. Ormanlar yok olacak. Bu, çağımızda doğanın kanunudur. Bu düzen, insanları aç koyma düzenidir.

Sosyalizm bir fikir süsü değildir. Geri kalmış bir memlekette sosyalizm tek kurtuluş çaresidir. Geri kalmış bir memleketin kurtuluşu için, toprağının, kültürünün, emeğinin, insanlığının kurtuluşu için başka hiçbir çare yoktur. Birtakım milliyetçiler canlarını dişlerine takmışlarsa, kellelerini koltuklarına almışlarsa, sosyalizmin gelişmesini bu kadar çabuk istiyorlarsa, bunun için çabalıyorlarsa, bir milletin ölümünün önüne geçmek için yapıyorlar bunu. Telaşları bir ölüm kalım savaşı içinde olduklarından dolayıdır.

Ormanlar gidiyor, toprak ölüyor, nüfus artıyor, toprak bölünüyor. Topraklarından uğramış aç köylüler şehirlere, Almanyaya akın akın... Şehirlerde sanayi yok. Almanya, kapılarını kapıyor.... Yağmurdan kaçanlar doluya tutuluyorlar... Sürdürün bakalım kompradorluk düzenini, sürdürebilirseniz. Israr edin bakalım memleketin topyekun ölümünde, öldürebilirseniz.
16.7.1968



Kanlı İktidarın Ortaklan*

[* Yaşar Kemal ve Alpay Kabacah, bu yazıdan dolayı 6 yıla kadar hapis istemiyle yargılandılar, beraat ettiler.]

Benim şu insanlardan sıtkım sıyrıldı. Ben size bir şey söyle-yim mi, umut kesilmez derler ama, bu milletin sonu iyi değil. Türkiye yok olma uçurumunun tam başında. İnsanları çoğunlukla yozlaşıp gidiyor. Bir insanın ölümü, yozlaşması, onun onursuzluğuyla başlar. Amerika Türkiyeyi işgal etmiş. Otuz beş milyon metrekare toprağına binlerce asker, dev radarlar, üsler yerleştirmiş. Sözümona, Amerika bizim müttefikimizmiş. Sözümona Amerika bizi üçüncü bir dünya savaşında Sovyetlere karşı koruyacakmış. Halbuki durum tam aksi. Üçüncü bir dünya savaşında, Osman Bölükbaşının da dediği gibi, Türkiye büyük bir mezarlık olacaktır. Türkiyede hiç canlı kalmayacak, altı saat gibi kısa bir sürede Türkiye topraklarındaki tekmil canlılar öldürülecektir. Bundan başka, Türkiyede Amerikalıların davranışları utanç vericidir. Bayrak yırtmalardan tut da sokakta oynayan çocukları keyif için kurşunlamalara kadar, iğrenç rezaletler. Bir zamanlar, Türk kızları Amerikalılar yüzünden şehir sokaklarına çıkamıyorlardı. Türk kıyı şehirleri, Amerikan 6. Filosunun şehvetlerini tatmin merkezleri haline gelmiştir. Bir millet için ne iğrenç değil mi, ne utanç verici bir hal değil mi? Sen denizlerde dolaş dolaş, sonra gel Türk şehirlerini genelev olarak kullan. Şimdi hiçbir Avrupa kıyı şehri, Amerikalıları kabul etmiyor. Amerikalıların genelevi olmak zilletine düşmek istemiyor. Ama camilerinde beş vakit selalar verilen

Türk şehirleri... Ayıp, rezalet, utanç verici, yüz kızartıcı... Ve Müslüman geçinen gazeteciler de Amerikalıların yanında... Ve İstanbul şehri ve İzmir şehri... O İzmir şehri ki, bundan kırk beş yıl önce düşmanı, Türkler orada denize dökmüşlerdi. O İstanbul şehri ki, yedi yüzyıl Türk fatihlerine yataklık etmiştir. Ve şimdi, bu güzelim şehirler Amerikalıların şehvet pazarları. Ve Türklerin bir kısmı, ve Müslüman geçinenlerin epeysi Amerikalılarla birlik oluyorlar. Bu şehvet pazarlarında Amerikalılara yataklık edenler var. Türk milleti gibi bir millet bu hale nasıl düşer? Ve toptan bir millet, köleliğe nasıl karşı koymaz? Ben bunu anlamıyorum. Karşı koymamak köleliğe razı olmaktır. Türk milleti gibi bir millet buna nasıl katlanır? Bir millet bütün iyi niteliklerini yitirse bile bu hale nasıl gelir?

Bu işgal rezaletine, bu şehvet pazarı haline düşmeye karşı koyan bir avuç üniversite genci var. Eğer onlar da olmasalardı, ben size burada doğruyu söylüyorum, şimdi bu yazıyı yazmak gereğini duymaz, bu millet "ölmüştür, kaderimiz buymuş, der, kalemimi de kırar başımı alır giderdim. Çok şükür ki, Türkiyede bu gençler var, Türkiyeyi hiç olmazsa azıcık ayakta tutuyorlar. Yüzümüzdeki bu karayı, bu utanç lekesini azıcık da olsa onlar hafifletiyorlar.
Bu gençler ne yaptılar? Amerikalıların şehvet pazarı haline soktukları güzelim İstanbul şehrine, minarelerinde beş vakit selalar verilen İstanbul şehrine Amerikan askerleri misafir kılığında girince, en masumane bir şekilde protestoda bulundular. En ağır hareketleri, Amerikan işgal gücü erlerinin üzerlerine mürekkep serpmeleri oldu. Bütün dünyada, son zamanlarda protesto mürekkepleri boşaltmak öğrenci geleneğidir. Hatta devlet başkanlarının, başbakanların üstüne bile öğrenciler mürekkep fışkırtırlar. Hatta De Gaulle gibi bir devlet başkanının üstüne bile mürekkep sıkılmıştır. Bunun için kimse öğrencileri, dünyanın hiçbir memleketinde öldürmeye kalkmamıştır. Hele büyük şehirlerimizi Amerikan işgal gücü erleri için şehvet pazarı yapanları protesto ettiler diye hiçbir kimse, insan olan hiçbir kişi parmağını bile kıpırdatmamıştır. Ama gelin görün ki, öğrencilerin bu en masumane hareketleri bizim polisimiz tarafından büyük tepkilerle karşılanıyor.

Türk polisi, yaaaaa, evet Türk polisi, Türk milletinin, hem de çok yoksul Türk milletinin dişinden tırnağından artırarak maaş verdiği Türk polisi, şehvet pazarının bekçiliği yaptırılan Türk polisi, bir gece şafağa karşı Türk üniversitesini basıyor. Üniversite yatakhanesini muharebe meydanına döndürüyor, gençleri pencerelerden atıyor, öldürüyor, gözlerini kör eyliyor. Buna üniversite hocaları susuyor. Üstelik de Üniversite Senatosu, bu kan revan içindeki yavrularını suçlayarak istifa ediyor. Vay millet vay, vay insanoğlu vay, vay insanlık vay... Vay insan haysiyeti vay... Sonra gericisi, ilericisi bütün Türk basını bu gençleri suçluyor. Vay umut vay!

Dahası var, uykularından coplanarak, çırılçıplak mahkeme karşısına getirilen Türk gençleri. Uykudan geldikleri besbelli çocukların. Çocuklar kan revan içinde. Yargıç onlara giyitleriniz nerede, diye sormuyor. Giyitlerinin nerede olduğu belli. Polislere de sormuyor. Yoksa bu gençler bir yolunu bulup giyitlerini yırtıp atmışlar mı? Polis dövüyor, polis öldürüyor, polis kör ediyor. Ve gençler demir parmaklıklar ardına gönderiliyor. Kurtla kuzu misali. Kurt kuzuyu yiyecek. Eğer mülkün temeli olan adalet buysa, bu mülkten hayır beklemeyin. Adaletin mülkün temeli olduğu sözü inşallah doğru değildir.

Polisi, basını, üniversite öğretim üyeleri, iktidarı, bir avuç Türk çocuğunu ateş çemberine almışlar, veryansın ediyorlar. Suçları neymiş, eeey geleceğin Türk halkı, eğer var olacaksan sana sesleniyorum, bu gençlerin en masumane bir şekilde Istanbulun şehvet pazarı olmasını protestodan başka suçları yok. Başka hiçbir suçları yok. Efendiler, kendilerini kurtarmak için birtakım yalanlar uydururlarsa yalandır, inanma. Evet bunlar Türk onurunu, Türk umudunu, Türklerin tek şahlanmış gücünü ateş çemberine almışlar. Kanlı iktidara ortaklık ediyorlar.

İnsanız, Ey İsmet İnönü, Ey Mehmet Ali Aybar, Ey Osman Bölükbaşı, Ey Bülent Ecevit, Ey Nadir Nadi, Ey Çetin Altan, Ey İmran Öktem, Ey Orhan Kemal, Ey Sabahattin Eyuboğlu, Ey Melih Cevdet, Ey Fazıl Hüsnü Dağlarca, bizler ne duruyoruz? Bakın, hazır gençleri ateş çemberine almışlar, biz de vuralım, biz de vuralım gençlere. Vuralım, vuralım abalıya. Elimiz değmişken bir tekini bırakmayalım. Öldürelim, kıralım, yakalım... Gözlerini kör edelim, hepsini hapsedelim, bu yapılanlar yetmez. Temerküz kamplarına gönderelim, derilerini yüzelim... İnsanın böyle diyeceği geliyor. Bunların suçu büyük... Çok, çok, çok, çok büyük. Amerikan erlerinin üstüne mürekkep fışkırtmışlar. Olacak iş mi? O Amerikan erleri ki... Niçin gelmişler Türkiyeye?

Ey insaf, ey utanç, ey insanlık, şu dünyadan ne zaman çekilip gittin? Hiç mi namü nişanın kalmadı?
Benim şu insanlardan sıtkım sıyrıldı.
30.7.1968


[/b]Bırakın Çürüsünler[/b]

AP kurulduğundan bu yana bir yeşil ihtilalin hazırlığı ve gerçekleşmesi peşinde. İktidarda olduğu halde Anayasa düzenini ortadan kaldırmaya, muhaliflerini yok etmeye gücü yetmiyor. AP sandıktan çıkmayı diktayla aynı görüyor. Onun sandıktan çıkması, bir komprador sınıfı diktası yaratmasına yetmiyor, iktidara geldiğinden bu yana, bunun için AP bir yeşil ihtilal hazırlıyor. Ve yeşil ihtilalcileri yıllardır her gün kıyıma çağırıyor. Belki dünyanın hiçbir memleketinde yıllarca hiçbir halk kütlesi böylesine ihtilale ve kıyıma çağrılmamıştır. Bu halkı yeşil ihtilale çağıranlar için bu memlekette kanun yok, nizam yok, savcı yok, mahkeme yok, yok oğlu yok. Bu sıcağa kar mı dayanır derler ya, gerçekten Türk halkı yıllardır bu ihtilal feryatlarına dayanıyor. AP'nin ihtilali gerçekleştirme hazırlığı yalnız gazete sayfalarında kalmıyor. Düpedüz, yeşil bir ihtilal için örgütler de kuruyor. Komünizmle Mücadele Cemiyeti gibi... İktidarın başkanı iki yüz bin kişiyi silahlandıracağını söylüyor. Şimdi de esnaf komiteleri kuruyor. Esnaf komiteleri kurma hazırlığı uzun bir süreden bu yana sürüp geliyordu. Uygun zamanı şimdi buldu da, şimdi ortaya atıldı. Konyada yeşil bayrağı çekip huruca kalkanlar bu esnaf komiteleriydi. Konya hurucu AP için çok başarılı bir ihtilal denemesiydi. Teknik Üniversite baskını da bir deneme baskınıydı. Faili meçhul kalmış Vedat Demircioğlu cinayeti de tertipli, planlıydı. Bir üniversite basıldığı, üniversitede öğrenciler katledildiği zaman karşı direnci ölçmek içindi. Şunu da burada söylemeden geçti. Vedat Demircioğlunun katilleri ellerini kollarını sallaya sallaya Türk toplumu içinde dolaşıyorlar. O gece Teknik Üniversiteyi basan polisler belli. Çocuğu şehit edenler onlardan başkası olamaz. Bütün Türk milleti bunu böylece biliyor. Kaç polis sorguya çekildi, kaç polis içerde? Haaa, içerde olanlar var. Gece uykularından coplarla uyandırılmış, öldürülen çocuğun arkadaşları... Çıplak bedenleriyle uykuları coplanmış Türk gençleri tutuklandılar. Ama, Vedatı şehit eden katil nerede? Savcı Bey, Hakim Bey, Cumhurbaşkanı Sayın Sunay, Sayın İnönü, Sayın Bölükbaşı, Sayın Cemal Tural, Sayın İmran Ok-tem, katil nerede? Yaşadığım sürece, elim kalem tuttuğu sürece iktidarda, muhalefette olsanız da sizin hepinize katilin nerede olduğunu soracağım, ta ki, katil buluna... Bir yazar olarak ödevimi yapacak, Türk milletinin alnına bu büyük kara lekeyi kondurmayacağım. Katil nerede?

Yoksa AP, yıllardır hazırladığı yeşil ihtilali gerçekleştirdi de kimsenin haberi mi yok?

Bütün bu ihtilal hazırlığı, üniversite basmaları, polisin Türk milletinin gözleri önünde şehit ettiği Vedat Demircioğlu, Konya hurucu olayları, ya yüzde yüz gerçekleşir, ya da karşı ihtilali davet eder.

Yeşil sarık ayaklanmaları Sultan Mahmuttan bu yana sürüp geliyor. Yeşil sarık, Türk milletinden Sultan Mahmuttan bu yana dayak yiyor. Yeşil sarığa karşı çıkışı, Türk milletinin milli bilincidir. Ya yeşil sarık, ya Türk milleti. Türk milleti yeşil sarık kıyamında millet olarak kalmayı tercih ediyor. Yeşil sarık, 1920'lerde sömürgeciliğin emrindeydi. Milli orduya sömürgeci, istilacı ordudan daha büyük zarar veriyordu. Sömürgeci Yunan ordusuyla birlikte yeşil sarığı da denize döktü Mustafa Kemal. Şeyh Saidi de denize döktü. Mustafa Kemal. Hiç şüpheniz olmasın, şimdi yeşil sarığın arkasında müstemlekeci Amerika var, kim olursa olsun, Mustafa Kemal yeşil sarığı gene denize döker. Kim örgütlerse örgütlesin, yeşil sarığın Türkiyede şansı olmadı. Türk milleti ölmeyi değil, millet olarak kalmayı tercih etti. Türkiyeyi kimse Suudi Arabistan yapamaz. Orduya karşı iki yüz bin kişilik milis gücü, on bin, yirmi bin kişilik toplum Polisi gücü, Komünizmle Mücadele Cemiyeti, halkı günde beş
vakit ayaklanmaya çağıran camilerdeki vaazlar... Camilerimiz artık ibadet edilen mahaller değil, birer siyaset kürsüsüdür, beş vakit Müslümanları ayaklanmaya çağıran siyaset kürsüsü. Bütün bunlar bir karşı ihtilali çağırır. Olağan olan, budur.

Süleyman Demirelde iki yüz bin kişilik bir halk ordusu kurma gücü yoktur. Kursa bile onun iki yüz bin kişilik milisi, Türk ordusunun karşısında kıpırdayamaz. On bin, yüz bin kişilik Toplum Polisi de çıkamaz Türk milletinin karşısına. Komünizmle Mücadele Cemiyetinden Türk halkı nefret ediyor. Camilerdeki siyaset nutuklarına yalnız tarikatçı dedikleri bir avuç yeşil sarıklı kapılıyor. Gerçek Müslümanlar var Türkiyede ve bu Müslümanlar her zaman vatan aleyhine kışkırtmalardan, sömürgeci uşaklığından uzak kalmışlar, yeşil sarığa ve sömürgeciliğe her zaman karşı çıkmışlardır. Gazetelere gelince, her gün, her gün istedikleri kadar halkı kıyama çağırsınlar, avuçlarını yalarlar.

Yüzeyden, iktidarın bütün bu ayaklanma hareketleri, kışkırtmaları bir karşı hareketi gerektirirse de, gördük ki, komprador burjuvasının bir halk ayaklanmasıyla iktidara geçme ihtimali hiç yoktur. Onun için bir karşı hareketin de gerekliği yoktur.

Menderes çürümeye doğru gidiyordu. Biraz daha iktidarda kalsaydı iyice çürür, iler tutar yeri kalmazdı. Yazık ki, Türk ordusu bu korkunç adamın günahlarının bir kısmını yüklendi. Hiç olmazsa halk gözünde.
Türkiyede Süleyman Bey iktidarının Amerikan uydusu olduğunu bilmeyen kalmadı. Süleyman Beyin önce Morrison firmasının mümessili olduğunu bilmeyen yok. Türkiyenin bağımsızlığını iktidar eliyle yitirdiğini artık Türkiye öğreniyor. Sömürgeci Amerikanın Türkiyeyi niçin işgal ettiğini artık her Türk öğrenmeye başladı. Kompradorluk politikasını artık her Türk biliyor. Her komprador bir sömürgecidir, beşinci koldur, bunu halk ağır ağır öğreniyor. Kompradorluk politikasının bir Troya Atı olduğunu çok kişi öğrendi.
Kompradorluk, uyduluk, yalan dolan yapma, güçler yaratma politikası iflasa mahkumdur, hem de tez günde. Bakın ekonomik kriz Türkiyenin kapısını çalmaya başladı, hem de bütün
sertliğiyle. Türkiye gibi bir memlekette uyduluk, kompradorluk politikasının sonu yoktur. Türkiye bir daha ölüm kalım sa-vaşındadır. Ya yaşamak, ya ölüm. Yüz yıldır biliyoruz ki, Türk milletinin büyük bir yaşama gücü vardır. Bu sefer de, ama son olaraktan, Türk milleti gene yenecektir.

Amanın, halk karşısında çürümekte olan iktidarın günahlarını gene Türk milleti, Türk ilerici güçleri yüklenmesin. Bırakın çürüsünler. Halk karşısında bir iyice çürüyünceye kadar. Göreceksiniz, göreceksiniz çürümeleri o kadar uzun sürmeyecek. Onların çürümeleri tabiatın kanunudur. Bırakın çürüsünler...
13.8.1968
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder
Önceki mesajları göster:   
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    Emeğin Sanatı Forum Ana Sayfa -> E-Kitaplar Tüm zamanlar GMT
Sayfaya git 1, 2  Sonraki
1. sayfa (Toplam 2 sayfa)

 
Geçiş Yap:  
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız



Powered by phpBB © 2001, 2005 phpBB Group
Türkçe Çeviri: phpBB Turkey & Erdem Çorapçıoğlu

Abuse - Report Abuse - TOS & Privacy.
Powered by forumup.com forum gratis free, create open your free forum! Created by Hyarbor & Qooqoa

Page generation time: 1.334